Gökhan Bozkurt

Gökhan Bozkurt

[email protected]

Portekiz nasıl başardı?

04 Haziran 2020 - 09:38 - Güncelleme: 04 Haziran 2020 - 15:39

Son Avrupa şampiyonu...
Son UEFA Uluslar Ligi şampiyonu...
Son Avrupa Futsal şampiyonu...
Dünya’nın en iyi oyuncularının ülkesi...
Ülke ihracatının %2’sini futboldan sağlayan bir ülke...
Scouting denilince akla gelen en başarılı ülkelerden birisi...
Tayland’dan Çin’e, Premier Lig’den MLS’e kadar neredeyse dünyanın bütün liglerine senede ortalama 500 oyuncu gönderen bir ülke...
Daha birçok özellik sayabilirim.
Bahsettiğim ülke Portekiz.

Dünya futbolunda Portekiz haklı bir üne ve yere sahiptir. Geçen hafta Türkiye’de ligimizin güçlenmesi adına birkaç öneride bulunmuştım. Bu hafta Portekiz ligi ve futbolu örneğinden giderek siz değerli okuyucuları somut ip uçları sunmaya çalışacağım. 
 
Bilmemiz gereken ilk şey: Portekiz’de futbol ligleri profesyonel olarak yönetilir. Profesyonel lig olarak sadece 1. ve 2. lig kabul edilir. Dünya’daki trend de bu yöndedir ve günümüz futbol dünyasında en uygun olan yöntem budur.

Bizdeki durum ise aksine epeyce karışıktır. Örneğin; Türkiye’de 3. Lig var. Hatta yetmemiş 3. Lig içerisinde 3 ayrı grup daha kurmuşuz. TFF 3. Lig 1. Grup, TFF 3. Lig 2. Grup…vs. 
 
Bu gruplara da 18 tane takım doldurmuşuz. 3. ligde 54 takım yarıştıran ilginç bir futbol ülkesiyiz. Bu tür zoraki uygulamalar ‘dostlar alışverişte görsün’ uygulamasıdır.

Hiçbir plan, program veya strateji olmadan yapılan işler olduğunu ‘bakan’ gözler değil ama gören gözler çok rahat anlayacaktır.

Şehirlerde yaşayan halka şirin görünmek, oyalamak ve oy almak için siyasi endişelerle  birçok takımın profesyonel lige alınması meselesidir. Zaten, Süper Lig’i de sayarsak ülkemizdeki 3. Lig aslında 4. Ligdir ve Avrupa standardında kesinlikle amatör lig statüsündedir.
 
Esas konumuza dönersek, Portekiz’de liglerin organizasyonu özelleştirilmiştir. Bu ne anlama gelir? Profesyonel liglerde futbol federasyonu günlük işlere aktif olarak karışmaz. Ligin yönetimi adı üzerinde ligi yönetmesi için seçilen ve full-time işi bu olan kişi ve kişilere emanettir. Federasyon tabii ki denetim ve düzenleme görevini gerektiğinde ihmal etmez ancak federasyonun ana görevleri milli takımlar ve ülkedeki futbol gelişimidir.
 
Liglerin CEO’ları vardır ve ligin sahipleri ligde oynayan futbol kulüpleridir. Liglerin kuralları lig kurulu tarafından belirlenir sadece federasyonun ana talimatlarına uyumlu olması beklenir. Portekiz’de profesyonel liglerde yabancı sınırlaması yoktur ancak her takımın kadrosunda 8 tane Portekiz’de yetişmiş oyuncu bulundurma zorunluluğu vardır. Bu bir şekilde ister istemez oyuncu yetiştirmeyi zorunlu kılar.

Özerk lig yönetimi 1. Lig, 2. Lig ve Lig Kupası olmak üzere 3 ayrı organizasyonu düzenler. Bu 3 organizasyonun sponsorluk anlaşmaları da özerk olarak yapılır ve gelirler yine kulüplere dağıtılır. Federasyon kulüp futbol organizasyonu olarak bir tek Portekiz Kupası’nı organize eder. Onun dışında amatör futbol, futbol gelişimi, futbol eğitimleri, antrenör gelişimi ve milli takımlarlar ile ilgili görevleri icra eder.
 
Buradan yola çıkarak Türkiye Süper Ligi, 1. ve tek gruplu 2. Lig’in de profesyonel ligler olarak şirketleşmesi hemen önerebileceğim bir uygulamalıdır. Gerisi amatör ligdir. Ancak böyle işleyen bir düzen içerisinde belki külüplerimiz 90 dakika saha içinde rakip, ama saha dışında 7 gün 22 saat 30 dakika boyunca iş ortakları olduklarının farkına varabilirler. 
 
Tabii ki liglerin özerkleşmesinden önce ligde oynayan takımların durumu ne olmalı sorusu geliyor. Ligleri özelleştirmek hemen sorunları halletmez. ‘Dernek’ statüsündeki kulüplere böyle bir lig emanet edilemez. Edilirse bu sadece ligin görünürde yapısı değiştirir ama işleyişini değiştirmez. Peki, ne olmalıdır? Yine Portekiz örneğinden giderek olması gerekeni anlatmaya çalışacağım.
 
Portekiz’de profesyonel liglerde oynamak için şirketleşmek ön-şarttır! Bu iş keyfiyete bırakılmaz, şarttır. Keyfiyete bırakılırsa vergi avantajlarından faydalanmak için birçok kulüp buna sıcak bakmayacaktır. Burada Türkiye’de yapılan sözde ve göstermelik bir şirketten değil özde bir futbol şirketinden bahsediyorum. Portekiz örneğinde bu iki şekilde olabilir: SDUQ (Sociedade Desportiva Unipessoal por Quotas) veya SAD (Sociedade Anónima Desportiva). 
 
Önemli olan kulübü değil, futbol takımını şirketleştirmektir.

Bugün Portekiz futbol liginde gördüğünüz en büyük takımdan en alt sıradaki takıma kadar aslında hepsi birer şirkettir. SDUQ statüsündeki şirketin tek bir sahibi vardır. Yani futbol takımının artık spor kulübüyle organik hiçbir bağı yoktur. Kulüp üyelerin olmaya devam eder ama takım bir şahsın, bir kişinin özel malıdır.

SAD ise birçok yatırımcı tarafından hissesi paylaşılan şirkettir. SAD olan şirketlerde (ki bugün Portekiz’deki kulüplerin çoğu böyledir) yasa gereği kulüp %10’dan daha az hakka sahip olamaz. Yani, takımı satın almak isteyen yatırımcılar en iyi ihtimalle takımın %90’ına sahip olabilir, geriye kalan %10’u her zaman kulüp bünyesinde kalır. Böylece duygusal ve tarihi bağlar bir nebze de olsa korunmuş olur. 
 
Takım satın alındığında (SAD veya SDUQ) kulübe değil, profesyonel takıma sahip olursunuz. Şöyle açıklayayım. FC Porto kulübü ve FC Porto SAD şeklinde iki yapı var. Sadece SAD’ın hisseleri satın alınabilir. SAD ise profesyonel futbol faaliyetinin yapıldığı yerdir. Amatör sporlar ve diğer branşlar kulübün olmaya devam eder. Yatırımcı amatör sporlarla, diğer branşlarla ilgilenmez, alakası olmaz. 
 
Türkiye’den bir örnek vererek açıklamam gerekirse, bu sistemde Galatasaray’ı değil ama Galatasaray Futbol A.Ş’yi (futbol takımını) satın alabilirsiniz. (Galatasaray Futbol Takımı = SAD) Burada kâr  payı dağıtan hisse senetlerinden bahsetmiyorum. Ciddi ve fiziki anlamda şirkete ortak olmaktan bahsediyorum.

Böyle bir durumda, futbol takımını satın alan veya ortak olan yatırımcı Riva arazisi, Galatasaray Adası gibi gayrimenkullere sahip olamaz, çünkü onlar takıma değil, kulübe aittir. Takımın da en fazla %90’ına sahip olabilirsiniz, %10’u yine kulübe ait olacaktır.

Yani, Galatasaray A.Ş’nin bir futbolcusunu 10 milyona sattınız diyelim, %10’u (1 milyon) Galatasaray kulübüne gidecektir. Bu şekilde kulübün diğer amatör branşlarının da yaşamasına imkan sağlanır. Böylece kulüp yöneticileri ve üyeleri, takımı satın alan şahısları (grubu) destekler çünkü onların başarısı kulübe maddi ek gelir olarak yansır. Kulüp yatırımcı sayılmadığı için borçlara karşı yükümlüğü yoktur. Kulüp ve SAD şirket bütçesi, gelirleri, giderleri asla birbirlerine karıştırılmaz. Yasal olarak engel vardır ve dikkatle denetlenir. Genel kurullara sunulan raporlarda cinlik-inlik işlemez. Yakalanırsanız çok ağır cezalar uygulanır. 
 
Bazen SAD’ın çoğunluk hissesi kulübe ait olabilir. Bunda bir engel yoktur. Çoğunluk hisse kulübe ait olduğu durumlarda, kulübün başkanı SAD’a (şirkete) kendisini yönetim kurulu başkanı olarak atayabilir ancak bu iş full-time profesyonel bir iş olmak zorundadır! Her gün mesai saatlerinde başkan dahi olsa ofisine gelip işinin başında durmalıdır. Bunun karşılığında şirketin yöneticisi olarak (SAD’in yönetim kurulu başkanı olarak) isterse belli bir maaş alabilir, yasaldır. Yani bu sistem içerisinde seçilmiş kulüp başkanları profesyonel futbol yöneticilerine dönüşür. Artık onlar futbol sektöründe çalışan iş adamlarıdır.
 
SAD’ın hisselerini alan yeni yatırımcı yönetim kuruluna girmeye hak kazanır ve hissesi oranında söz sahibi olur. Hatta bazı kulüpler hisse alacak yatırımcıya kadroya istediği 2-3 oyuncuyu getirme hakkı verir. Böylece o adam iyi oyuncular getirip satmayı, yaptığı yatırımını çıkartmayı hedefler. Portekiz’de bu iş tam bir kazan-kazan durumudur. Ticari bir iş gözüyle bakılır. 
 
SAD dışında kalan kulüp yapısı üyelik sistemi ile çalışır. Kulüp amatör sporlara devam eder. Kulüplerin üyeliği halka açıktır! Bir kaç basit temel kural dışında (vatandaşlık, sabıka kaydı vs.) üye olmak çok kolaydır. Her üye kulübe bir aidat öder ve bu aidatların tutarları sıradan bir vatandaşın ödeyebileceği seviyelerdedir. Belli bir süre sonra her üyenin mutlaka oy hakkı olur. Yani, kulübe üye olup aidat ödemek = başkan seçme hakkı demektir. Bu yüzden Benfica gibi büyük kulüplerin 100.000’ı geçen üyeleri vardır ve seçimleri ufak bir ‘devlet başkanlık’ seçimi tadında geçer, çünkü neredeyse her üye gelip oy kullanır.
 
Sayıları yüzbinleri bulan üyeler ayrıca kulüplere düzenli ve ciddi bir gelir kaynağı getirir. Bu sistem çok önemlidir çünkü ne kadar çok üyeniz olursa o kadar çok kalıcı geliriniz olur. Özellikle Güney Amerika’da bazı kulüpleri bu üye aidatları hayatta tutar. 
 
Türkiye’de bu durum oldukça geri kalmıştır.

20-25 milyon taraftarı olduğunu iddia eden kulüplerin aslında 10-15 bini zor bulan kayıtlı üyesi vardır.

Benzer bir uygulamayı Fenerbahçe 1 Milyon Üye kampanyası ile yapmaya çalıştı. Niyet iyi ve doğruydu ancak dediğim gibi bu sistemin işlemesi için önce üyeliğin çok kolay olması ve sıradan bir vatandaşın maddi imkanlarına uygun şekilde yapılandırılması gerekir. (Üyelik aidatı 10.000 tl demek aslında ‘sıradan vatandaş üye olamaz’ veya ‘ben çok fazla üye istemiyorum’ demektir) Bu sistemin işlemesi için girişi şartlarının kolaylaştırılması şarttır.

İkinci önemli nokta ise üye olanın üye olduğunda gerçekten ayrıcalıklı bir hakka sahip olması gerekir. Bunun en basit ve etkili yolu da başkan seçiminde oy hakkıdır. Lisanslı ürünlerde indirim veya üyelik ID kartı gibi jestlerle istenilen sayılara ulaşamazsınız. Bu sistemi hayata geçiren 3 büyükler, çok büyük maddi gelir elde edebilir. Böylece kimin ne kadar ‘gerçek’ taraftarı olduğu da ortaya çıkacaktır.
 
Ancak böyle bir sistem içerisinde futbol kulüplerinin maddi ve manevi rant kapısı olmasının önüne geçebiliriz. Türk futbolunu ve kulüplerini ‘ayrıcalıklı’ birkaç insanın elinden kurtarabiliriz. 
 
Ne diyelim. Portekiz ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine...