Gökhan Bozkurt

Gökhan Bozkurt

[email protected]

Gelmeyen Gelecek

13 Temmuz 2020 - 13:39 - Güncelleme: 14 Temmuz 2020 - 02:00

‘Gençler geleceğimiz’ lafına kimsenin itirazı olmaz. Ancak uygulamalara bakınca futbolda tam tersini görüyoruz. 
 
Gelecek bugünden başlar. Bugün yaptıklarınız geleceği şekillendirir. Futbolda da durum farksızdır. 
 
Futbolda iyi bir gelecek için gelecek nesilleri bugünden hazırlamak gerekir. Bugün gençleri iyi eğitmez ve aktif olarak kullanmazsak, o beklediğimiz gelecek hiçbir zaman gelmez…
 
Peki, futbolda genç kime denir? Lafı uzatmanın manası yok. Dünya genelinde 21 yaş altı futbolcular genç oyuncudur. Buradan hareketle 22 yaşındakiler artık yaşlıdır demek de doğru olmaz. Önemli olan şudur: Bir genç ortalama 21 yaşında ilk 11’de formayı alacak düzeye gelir. Hem fiziksel, hem psikolojik, hem de taktiksel olarak üst seviyede futbol oynayabilecek kapasitededir. Oynamaması için haklı bir bahanesi yoktur. 
 
Çabuk olgunlaşanlar, genetik yapısı uygun olan gençler daha erken başlarlar, bazıları biraz gecikir, mesela 22-23 yaşında bu olgunlaşma ve hazır olma sürecini tamamlarlar. Ama mutlaka tamamlar ve oynarlar. Eğer bir oyuncu 21-22 yaşına gelmesine rağmen takımının bir sezondaki toplam resmi maçların en az %10’unda bile forma şansı bulamıyorsa ortada bir problem var demektir. Süper Lig için bu en az 4 resmi maçtır. En az 4 resmi maçta oynamayan gençler kayıp gençlerdir. Oynamaktan kastım ciddi süre alarak oyuna dahil olmasıdır. 90. dakikada oyuna giren gençlere ‘oynuyor’ diyemeyiz.
 
Peki oynamıyorsa sorun nerededir? 
 
Üç seçeneğimiz var. 
 
Birincisi oyuncu yeteneksizdir, kötüdür, gelişime kapalıdır. Hasbelkader bir seçim sonucunda futbolcu olma yoluna girmiştir. Durum buysa oyuncunun yaşı ilerlese bile üst seviyelerde ilk 11 oynayacak düzeye erişemez. Yaşı ilerledikçe futbol ilişkilerini, hoca-yönetici-menajer kulislerini öğrenir ve ‘kalas’ oyuncu kontenjanından takımlarda yer bulmaya başar. Kulübün ‘evladı’ pozisyonundan, kimisi ‘taraftarın sevgilisi’ kontenjanından kadroya zamanla giriş yapar. Zaten geriye kalan 7-8 sene sonunda da kariyerini Türkiye’de bitirir. 
 
İkincisi oyuncu yeteneklidir ama eğitim seviyesi düşüktür. Buna bağlı olarak yerellikten kurtulamaz. Arkadaş ve aile çevresinden olumsuz etkilenir. Kısacası futbol dışındaki ‘kapasitesi’ futbolcu olmak için yeterli değildir. Bunlar saman alevi gibi parlar yok olur. Büyük paralar kazanır, parayı kazanınca da yeteneği olmasına rağmen gelişimini ve hayallerini durdurur. 
 
Üçüncüsü ve benim en çok üzerinde durduğum neden ise sistemin eksikliğidir. Futbol sisteminin önemli paydaşları bu konu üzerine yeterince düşünmemiş, emek harcamamış ve denetlememiştir. Kısacası görevliler görevlerini yerine layıkıyla getirmemiştir.
 
Suçu 3-5 kulübe atarak görevliler işin içinden sıyrılamaz! Böyle bir başarısızlığın sorumluluğu Spor Bakanlığı ve TFF’den başlar, en son kulüp yöneticilerine ve teknik direktörlere uzanır.
 
Futbol yönetimi çok önemli iştir. Yöneticiler bir ülkenin futbolunu vezir de yapabilir rezil de.
 
Örnek verelim.
 
Almanya Euro 2000’de gruptan çıkamadı. Bu ülkede büyük bir kriz yarattı. Ülkedeki aklı başında bütün spor yorumcuları, ‘acaba cumhurbaşkanımız ne der?’ diye düşünmedi. Başta federasyon başkanını, kurulları ve hatta ülkenin spor politikalarını acımazsızca eleştirdiler. Görevlileri istifaya davet ettiler. Kamuoyu oluşturdular. Yeri gelmişken şunu da belirteyim. Ülkemizde de futbol akademilerinin eksikliği ve sistemin çarpıklığı eleştiriliyor. Bu konuda spor medyasının hakkını vermek gerekir. Bu güzel ama herkes kaçak dövüşüyor. Sistemler kendi kendilerine oluşmazlar. Her sistemin arkasında onu başarıya veya başarısızlığa sürükleyen ‘insanlar’ vardır. ‘Futbol sistemimiz kötü, ama onu yönetenler çok iyi’ demek iki yüzlülük olur. Başta TFF ve birimleri, sonrasında Spor Bakanlığı ve hatta ülkenin spor politikalarını belirleyen hükümete kadar bu işi tartışmak ve eleştirmek gerekir.
 
Örneğimize geri dönersek, Almanya’da ilgili ve bilgili her kesim bu başarısızlık üzerine bilimsel tartışmalara katıldı. Üniversitelerin ilgili bölümleri raporlar hazırladı. Yeni bir sisteme ihtiyaç olduğu kabul edildi. Neydi bu ihtiyaç? Kaliteli ve etkili futbolcular yetiştirmek. A’dan Z’ye yeni bir akademi sistemi kuruldu. O akademilerde yetişen gençler 16 sene sonra Dünya Kupası’nı kazandı. 
 
Gelelim Türkiye’ye… Biz de Euro 2016’da gruptan çıkamadık. 4 sene geçti. Bunun faturası kime kesildi? Ülke futbolunda hangi ciddi değişiklikler yapıldı? Hangi raporlar, araştırmalar yapıldı? Hangi sorunlar tespit edildi ve hangi çözüm önerileri bilinçli bir strateji ve politika dahilinde uygulamaya konuldu?

Almanya’nın futbol ve spor gelişimi konusunda bizi kıskandığını düşünmüyorum. Belki de biraz biz onları kıskansak ve imrensek fena olmaz.
 
Uzun lafın kısası, bu işin özü eğitimdir. Futbol eğitiminin verileceği yer futbol akademisidir. Akademide akademisyen yoksa orası altyapı olur. Yani bina, çim saha, elektrik tesisatı, sulama sistemi gibi yapısal ve şekilsel inşaatı tamamlanmış tesise altyapı denir. Böyle bir altyapı logolu bir tabeladan ibarettir. Eğitim kurumu değildir. Altyapıyı akademi yapan en önemli etken eğitimcilerin kalitesidir. Çocuk gelişimi, pedagoji, psikoloji, fizyoterapi, beslenme, spor hekimi gibi birçok uzman buralarda çalışmadan istenen verim alınamaz. 
 
Bu iş de keyfiyete bırakılamaz. Eğitimde demokrasi olmaz! Gelen talep ve isteklere göre eğitim şekillendirilemez. Hükümetin ve TFF’nin bu konu hakkında çok net bir fikri ve bilgisi olmalı, bu yönde talimatlar çıkarmalıdır. Eğitimcilerin eğitimi ve sonrasındaki denetimler önemlidir. Kulüplerin lisanslama sistemi buna uygun şekilde düzenlenmelidir. 
 
Burada şunu da belirtmek isterim. ‘TFF her kulübe futbol akademisi açma şartı koşmalıdır’ demiyorum. Bu işin kolayına kaçmaktır. Konuyla ilgili sınırlı ve kısıtlı tartışmalarda hemen gündeme ilk bu konu gelir. Zorunlu futbol akademisi açtırmak özünde iyi niyetli ama pratikte yararsız ve verimsiz sonuçlar doğurur. Emek, zaman ve para ısrafına yol açar. Ekonomide buna karşılaştırmalı üstünlük teorisi denilir. Yani, herkesin herşeyi yapmak zorunda olduğu yerde verim düşer. İnsanlar (kulüpler) yapmayı en iyi bildiği şeye emek ve zaman harcarsa daha başarılı olurlar. İşi iyi yapamayanlar aynı işi iyi yapandan o hizmeti alır. Yani bazı kulüpler yetiştirici olur, bazıları yarışmacı. Yetiştirici kulübü yarışmacı olmaya iten, yarışmacı kulübü de zorla yetiştirici yapmaya kalkan bir sistem patlak verir. Önemli olan her kesime motive olacakları saikaları vermektir.
 
Lisans almak için kulüpler göstermelik adı dolu içi boş akademiler açarlar. İşte bunlar inşaat projesidir, altyapıdır. Zaten halihazırda ülkemizde olan budur. Bugün Süper Lig ve TFF 1. Lig’de ‘akademisi’ olmayan hiçbir takım yok. Demek ki mesele 'altyapı' kurdurmak değil. 
 
TFF’nin yapacağı kulüplerin kadrolarında Türkiye’de yetişmiş oyuncu mecburiyeti getirmektir. Peki bu oyuncuları kim yetiştirecek? İşte burada tam bir serbest piyasa olmalıdır. İster kulüplerin kendileri, ister amatör kulüpler, isterse özel şirketlerin kurduğı futbol akademileri. Başarılı yetiştiricilere devlet ödül ve teşvik verir. Ayrıca ilerleyen dönemlerde alınacak bonservisten pay alma hakkı tanınırsa bu işi en iyi şekilde yapmak için bir çok spor kulübü ve hatta özel kuruluş birbiriyle yarışacaktır. Tabii ki bu işin UEFA boyutu da var. O ayrı bir konu.
 
Özetle; Futbolcu yetiştirmek emek ve ciddi maddi yatırım ister. Günün sonunda manevi kazanç iyidir, güzeldir ama kimse milyonlarca lira yatırımı maddi kazanç alamayacağı bir işe yatırmaz. Aynı şekilde ailesini zor geçindiren bir eğitimcinin de böyle bir sistemde ‘harikalar’ yaratması beklenemez! Emeklerinin karşılığını maddi kazanç olarak alabilecekleri bir sistem kurulursa, bu ülkedeki BESYO mezunları bile bir araya gelir ve her ile, ilçeye futbol akademisi kurarlar. Çok da güzel oyuncu yetiştirirler.