Gökhan Bozkurt

Gökhan Bozkurt

[email protected]

Neden sessiz işgal?

15 Ağustos 2021 - 15:30

Arrigo Sacchi’ye atfedilen bir söz var: ‘‘Futbol, hayattaki önemsiz şeylerin en önemlisidir”.

Bir de hayatta önemli şeyler var. Vatan, millet, dil, milli kültür gibi…  İşte hayattaki bu önemli şeylerin zarar gördüğü durumlarda diğer önemsiz şeyleri konuşmaya lüzum kalmaz. Atatürk’ün de dediği gibi ‘‘Mevzu bahis vatansa gerisi teferruattır’’

Bu haftaki yazım bu yüzden futbol ve spor üzerine olmayacak. Spor yönetimi yazılarımı takip eden değerli okuyucularım beni bu seferlik mazur görsünler.

Bu hafta size son günlerde sıklıkla gündeme gelen düzensiz ve kontrolsüz göçten bahsetmek istiyorum. Bazı medya organlarında durum öyle trajikomik bir  hâl aldı ki neredeyse ‘Türk’üm’ demekten çekinecek hale geldik. Derdimiz neymiş bir kere de ben açıklamaya çalışayım.

En başta şunu açıkça belirteyim. 12 sene yurtdışında yaşadım. Yurtdışında eğitim aldım. Yurtdışında şirket kurdum, başka bir ülkenin ekonomisine ve insanlarına yüzbinlerce Euro katkıda bulundum. Yapacağım eleştirileri ‘yabancı karşıtlığı’ olarak görmek bu işi sulandırmaktan, gerçeklerin üzerine örtmekten, başımızı kuma gömmekten başka bir işe yaramaz.

Bu sorun ‘yabancı veya ırkçılık sorunu’ değildir. Ülkemize somut fayda ve yarar sağlayacak yabancıya kimse karşı çıkmaz. Atatürk’ün deyimiyle Türk milletinin karakteri yüksektir’’. Yüksek karakterli insanların ırkçılık gibi ilkel ve alçak bir görüşü savunması beklenemez. Bu bizlere ve Türk milletine atılmış en adi iftiralardan birisi olur.

Canım ülkemin kültürüne, eğitimine, sanatına, sporuna ve bilimine katkı sunacak, fayda sağlayacak nitelikli yabancılara bu millet kapılarını sonuna kadar açmıştır. Bu bugün de böyledir, geçmişte de böyleydi. Kendi yönetim ilkelerinden birisi ‘milliyetçilik’ olan Atatürk kendi döneminde Nazi zulmünden kaçan bilim adamlarını, aydınları Türkiye’ye davet etmişti. Bu kişiler de bu iyiliğin karşılığında Türk Eğitim Sistemi’nin gelişmesinde önemli roller oynamışlar, Cumhuriyet’in ilk yıllarında Türkiye’de birçok bilimsel kitabın yayımlanmasında katkılar sunmuşlardı.

40 senedir Anadolu takımlarına yabancı oyuncu gelir, hepsi el üstünde omuzlarda tutulur, en çok da Afrika’dan gelen oyuncular sevilir.

Türkiye 60 senedir turizm ülkesidir. Türk halkı yabancıyı hem sever hem sayar. ‘‘Tanrı misafiri’’ der en güzel şekilde ağırlar. Bu milletin ‘ensar’ olması İslamiyet’le tanışmasından çok daha öncelere dayanır. Anadolu’nun en ücra köşesinde bile bir yabancı görsek işimizi gücümüzü bırakır ona yardımcı olmaya çalışırız. Biz böyle gördük, böyle büyüdük.

Ancak yine Atatürk’ün deyimiyle ‘‘Türk milleti zekidir’’. İleri görüşlüdür. Akıllıdır.

Merhametli Anadolu halkı Suriye’den gelen mültecilere ve ülkedeki tüm kaçak göçmenlere bugüne kadar sabırla hep şunu söyledi;

''Kendini evinde say ama kendi evin sayma!''

Ancak misafir geldiği evi kendi evi saymaya başladı…

Buna ev sahibinin itiraz etmesi onun en temel vazifesidir. Onu ırkçı veya yabancı düşmanı yapmaz!

Çünkü Ata’mızın veciz ifadesiyle; ‘‘Vazifeyi ihmale uğratan fazla merhamet, vatana ihanettir’’

Bu pencereden bakınca, aklı başında her Türk vatandaşı sayıları nüfusumuzun %10’unu bulan düzensiz ve niteliksiz göçmenin ülkeye girmesinden rahatsız olur. Bu insani ve akılcı bir tepkidir. Çünkü buradaki sorun yabancıların gelmesi değil, aşırı sayılarda fazla ve niteliksiz yabancıların gelmesidir. Lütfen bu ayrımın farkına varalım artık! Makul sayıda göçmen gelse onları farklı bir renk, kültür, zenginlik olarak kabul ederiz ve buna da kimse itiraz etmez. Şairin de dediği gibi ‘‘Her şey kararında güzel, ne eksik ne fazla’’

Çok basit bir örnek vereyim. Geçtiğimiz senelerde Barcelona’da yerel halk ‘turist istemiyoruz’ diye gösteri yapmıştı. Evet, yanlış okumadınız. Çünkü bütün oteller, moteller, evler doluydu. Normal kiraya verilecek evler bile turistlere günlük verilir oldu, yerel halkın kiraları arttı. Yerel halk şehir dışında daha ucuz evlere taşınmak zorunda kalıyordu. Yer bulamayan genç turistler sokaklarda yatmaya başladı. Asayiş sorunları baş gösterdi. Barcelona halkının hafta sonları gidip gezebileceği her yer tıklım tıklım fotoğraf çeken turistlerle kaynıyordu. Halk ailesiyle gidecek boş bir restoran, kafe, park bulamaz olmuştu. Şimdi Barcelona halkına ‘yabancı düşmanı, ırkçı’’ bir halk mı demeli? İnsanlar yasal hakları ve huzuru geçici bir süre bile olsa engellendiğinde buna tepki gösterirler. Bu onların en doğal vatandaşlık hakkıdır. Halkın duyduğu bir rahatsızlık varsa buna başta devletin ve o ülkenin ‘aydınlarının’ kulak vermesi gerekir.

Bizdeki durum ise geçici olarak başladı, kalıcı oldu. Yasal adları bile öyleydi. ‘Geçici Koruma Statüsüyle’ geldiler. Anadolu halkı 1000 yıllık olgunluğunu gösterdi ve ‘‘Tanrı misafiridir’’ diyerek bu geçici durumu sabırla karşıladı. Ancak ne olduğu belirsiz 7 milyon kişinin ülkede kalıcı hale gelmesi insanımızı tabii ki rahatsız eder. Bu büyük soruna ‘ensar ve muhacir kardeşliği’ kapsamında bakarsak sorunu çözemeyiz.

Bu ‘misafirlerin’ sayısı ve kalış süresi ne olacak? Afganistan’ın nüfusu 35 milyon. 5 milyon daha Afgan ülkemize gelmek isterse onları da mı kabul edeceğiz? 10 milyon gelirse? Nerede duracağız? Kimlerin alıp, kimleri almayacağız? Kimlerin savaştan kaçma hakkı var, kimlerin yok? Neye göre karar vereceğiz? Afganlıyı gören Pakistanlı da gelmek isterse onlara ne diyeceğiz? Pakistan’ın nüfusu 215 milyon. %5’i göç etse 11 milyon insan eder. Onlar ne olacak? ‘‘Ey Ensar kardeşim! Afgan’ın, Suriyelinin yaşam hakkı var da, benim yok mu?’’ derse ne cevap vereceğiz? Ya yan komşuları Hindistan? Hindistan’ın nüfusu 1 milyarın üzerinde. Tekrar edeyim, 1 Milyar! Nüfusunun yarısından fazlası açlık sınırının altında, bir deri bir kemik yaşıyor. Oradaki insanların canı yok mu? Müslüman değillerse ölebilirler mi? Herkes mi gelsin? Ensarlık nerede başlıyor, nerede bitiyor? Dünya genelinde her sene 150 milyon insan açlıktan ve susuzluktan ölüyor. Hepsini ülkemize mi davet edelim? Bugün Dünya’da 400 milyon çocuk savaş ve çatışma bölgesinde yaşıyor. Onlar ne olacak?

Bu işin sonu yok, sonu YOK!

İnsanlar konuya duygusal yaklaşabilir ama devlet bu konuya sadece mantık, akıl ve izan çerçevesinde yaklaşmalıdır. Türk halkı sebebi olmadığı sorunların bedelini ödemek zorunda değildir.

Bu yüzden ‘‘ay, yazık’’ duygusallığı bir kenara bırakıp karşı karşıya kaldığımız bu durumun artık misafirlikten öte ‘sessiz bir işgale, istilaya’ dönüştüğünü görmemiz ve acilen akılcı önlemler almamız gerektiğine inanıyorum.

Neden ‘sessiz işgal’ diyoruz?

Allah korusun, Rabbim Türk milletine bir daha savaşı ve işgali asla göstermesin ama farz edelim ki bir ülke ile savaşa girseydik ve o savaşı kaybetseydik, sonuçları neler olurdu?

Bir kere savaştan dolayı ekonomimiz ağır bir darbe alırdı, gereksiz masraflar ve harcamalar yapardık. Mesela en az 40 milyar dolarımız heba olurdu.

Savaşılan ülkede şehitlerimiz olurdu. Mehmetçiğimize haince saldırılar düzenlenirdi, gelen her şehit haberiyle kahrolurduk.

Namusumuz olan hudutlarımızı koruyamazdık. Savaşı kazanan ülke ‘‘sınırlarını açacaksın, benim vatandaşlarım istedikleri gibi senin ülkene gelecek, yerleşecek, çalışacak’’ diye emir verirdi. Anadolu insanının alın teriyle, vergileriyle inşa ettiği yolu, hastaneyi, okulu gelip istedikleri gibi ücretsiz kullanırlardı. Mesela, kazanan ülke en az 4-5 milyon vatandaşını ‘‘gidin istediğiniz gibi yerleşin’’ diye bizim ülkemize gönderebilirdi.

Bununla beraber ülkemizde güvenlik sorunları baş gösterirdi. Sabıka kaydı, kontrolü, kimliği bile olmayan yüzbinlerce erkek ülkede istedikleri gibi at koşturmaya başlardı. Hırsızlıklar, gasplar artardı. Belli bölgelerde ve semtlerde Türk kızlarının, kadınlarının, anamızın-bacımızın dışarı çıkması çok tehlikeli ve riskli olurdu!

İşgalin üstünden 8-10 sene geçtikten sonra ülkedeki dil ve kültür yavaş yavaş değişmeye başlardı. Yabancı dilde konuşan milyonlarca insan, yabancı dükkan tabelaları, farklı bir alfabe, sokaklarımızda bize ters görüntüler ve alışık olmadığımız bir kültür… Devlet dairelerinde bile yabancı dilde konuşacak doktor, öğretmen, memur talepleri gelirdi.
Bugün yaşadığımız durum nedir?

Peki, her türlü imkana sahip bağımsız ve güçlü bir devlet, bu sessiz işgali engelleyemiyorsa bunun nedeni ne olabilir?

Bence üç mantıklı açıklama öne sürülebiliriz; Ya durumun ehemmiyetinin henüz farkına varılmamıştır, ya beceriksizliktir, ya da bazı kişilerin hayal dünyalarında kurduğu Osmanlıcılık, Ümmetçilik gibi siyasi ideolojileri hayata geçirme planıdır.

Atatürk önderliğinde Anadolu insanının kurduğu laik ve demokratik Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşıyoruz.

Yaşıyorsunuz!

Düşünce özgürlüğü kapsamında istediğiniz ideolojiye inanabilirsiniz ama eylemleriniz Laik Türkiye Cumhuriyeti için beka sorunu haline gelmemeli.

Ümmetçilik; Türk vatandaşlarının İstiklal Savaşı’nda, Çanakkale’de kanıyla, canıyla kazandığı haklarını, son 100 senede alın teriyle, emeğiyle elde ettiği bütün imkanlarını, inşa ettiği bütün sınırları, milli ayrıcalıklarını kaybetmesi demektir. Çünkü ümmetçilik veya Osmanlıcılıkta millet kavramları değersizdir, önemsizdir. Türk’ün bir kıymeti yoktur. Mehmed Emin Ali Paşa’nın ifadesiyle ‘‘Amaç, din hariç tebaanın birbiriyle karışması ve kaynaştırılmasıdır.’’ O yüzden bu ideolojileri savunanlar hayasızca ‘Türk Bayrağı’nın ismi değiştirilsin’ diyebilirler, ‘Önce Türkler bu topraklardan gitsin de Suriyeliler yol yordam öğrensin’ diyebilirler. ‘Eskiden gelenler son gelenleri kabul etsin’ diyebilirler.

Madem öyle bizim de bu konu hakkında birkaç soru sormaya hakkımız olsun.

Herkes bilir ki Anadolu’da bu ideolojilerin önündeki TEK ve en büyük engel milli duygularla vatanına bağlı Anadolu halkıdır. Kökeni ne olursa olsun Anadolu topraklarında doğan, büyüyen herkes vatanını sever, bu topraklara duygusal olarak sıkı sıkıya bağlıdır. O yüzden bir ulus olmayı başardık ve bizi 100 senedir hiçbir güç bölemedi.

Dış mihraklar acaba bu yüzden mi planlı ve kapsamlı bir şekilde Türkiye’nin demografik yapısını değiştirmeyi amaçlıyor?

‘Bir-iki milyon Afgan’dan bir şey olmaz’’ demeyin! Ülkeye gelen Afgan göçmenlerin hepsi 18-40 yaş arasında sağlıklı erkekler. Aralarında bir tane ailesiyle gelen yok, bir  tane kadın yok. Bu nasıl savaştan kaçma? Kadın, yaşlı, çoluk-çocuk, ana-baba savaş yerinde kalıyor ama en sağlıklı erkekler savaştan kaçıyor! Çok net belli oluyor ki bunlar Anadolu’ya tarlada, bağda çalışmaya geliyor ve zaman içerisinde yerleşecekler. Anadolu Türk köylüsünün kızlarıyla evlenecekler, çocukları olacak.

Zaten hali hazırda 5 milyon Suriyeli var. Bir Türk ailesi en fazla 1-2 çocuk yaparken, Suriyeli ailelerin 5-6 çocuğu oluyor. Nüfusları bizden daha hızlı artıyor.

Bunların yanında pek gündeme gelmeyen ama aslında sayıları 500 bini bulan İranlı ve Iraklı göçmenler var. Fas, Libya, Mısır gibi Kuzey Afrika’daki ülkelerden göç edenlerin sayıları da hiç azımsanmayacak ölçüde.

Bir de Körfez Ülkelerinden zengin Arapların vatandaşlık almak için Türkiye’ye geldiklerini biliyoruz. Karadeniz sahillerinde binlerce ev aldılar.

Ek olarak dikkatlerden kaçan önemli bir detay var. Göçmen akınının tek yöntemi kaçak girişler değil. Türkiye birçok 3. Dünya ülkesiyle vizeleri kaldırdı. Özellikle Afrika ve Orta Asya ülkeleri ile sürekli vizeler kaldırılıyor. Avrupa’ya, Amerika’ya gitmek için 50 çeşit belge ibraz etmek zorunda kalanlar, ülkemize vizesiz, sorgusuz sualsiz ‘yasal’ girip sonrasında ‘yasa-dışı’ kalabiliyor. Sonrasında hiçbir kontrol yok.

Bunların hepsi ve gelecek yıllarda Türkiye’de doğacak çocukları Türk vatandaşlığına geçerlerse vatan, millet, bayrak gibi milli hassasiyet taşımayan, milli değer ve hislerden kopuk vatandaşlar olacaklar. Bu göç akınına şimdi ‘dur’ denilmezse, en geç 25 sene sonra Ulusçuluk, Türklük, Milliyetçilik, Atatürkçülük gibi milli duygular ve değerler bu topraklarda büyük oranda önemini yitirecek… Bizi ulus yapan, bizi bir arada tutan bütün milli bağlarımız zedelenecek… Bu bağlar çok önemlidir çünkü bu değerler 80 milyonu her türlü zorluğa ve saldırıya karşı bir arada tutan görünmez, yazısız anlaşma akitleridir!

Sorulara geri dönelim.

Bugün bile sayıları 7 milyonu bulan bu düzensiz göçmenlerin uygun iklim ve şartlar oluştuğunda ‘‘Cumhuriyet veya laiklik kaldırılsın’’ veya ‘‘Resmi dillerden birisi Arapça olsun’’ veya ‘‘Bu ülkede artık biz de varız, devletin yapısı çok uluslu, çok dilli İslam Devletine dönüşsün’’ gibi talepleri olmayacağını nereden bileceğiz?

TV ekranlarında ‘‘80 milyon Türk’ten daha kalabalık olmaları çok zor, bir şey yapamazlar’’ diyebilecek kadar aymaz profesörler var. Referandum ve başkanlık seçiminde 1 oyun bile sonucu direkt etkilediğini düşünürsek, kalıcı olurlarsa bu kişilerin Türkiye Cumhuriyeti’nin gelecek 25-50 yılının şekillenmesindeki görevi ve etkisini düşünmek çok mu zor?

Gelecek 25 sene içerisinde nüfusları 2-3 katına çıkacak bu göçmenlerin yeni partiler kurup ‘şeriat’ istemeleri yasal ve demokratik hakları mı olacak? O zaman tatlı-su solcuları ve liboşlar buna ne diyecekler?

Mesela sürekli dillendirilen ama içeriğini kimsenin tam bilmediği 2053 ve 2071 vizyonları nedir?

Tüm bu olanları ‘milliyetçiliği ayaklarımız altına aldık’, ‘Beğenin veya beğenmeyin yeni bir devlet kuruyoruz’’, ‘90 yıllık reklam arası bitti…’ gibi ifadelerle nasıl değerlendirmeliyiz?

Gelecek kaygılarının yanında daha somut ve pratik endişelerimiz de var. Geldikleri ülkelerde sorunları kaba kuvvetle çözmeye alışık olan milyonlarca insanın Türkiye için bir iç güvenlik sorunu olmayacağını kim garanti ediyor?

Sabrı taşan Türk vatandaşlarının bir gün provokatörler tarafından kolayca manipüle edilebileceğini devletimiz düşünemiyor mu? Şimdiden önlem almak, milletin rahatsızlığına kulak vermek ve kaçak göçmenleri yakalayıp göndermek çok mu zor?

Hiçbir kontrolü ve kaydı olmayan bunca insanı Türkiye’yi karıştırmak isteyen dış mihrakların, istihbarat örgütlerinin kullanabileceğinin farkında değil miyiz? 2017’de DAEŞ’in kaçak bir göçmeni kullanarak yaptığı Reina saldırısını ne çabuk unuttuk? Dış mihrakların eline niye altın tepside istedikleri zaman kaşıyabilecekleri bir koz veriyoruz?

Bir Afgan’ın Afganistan’daki 1 senelik kazancını Türkiye’deki mafyanın, hırsızlık veya uyuşturucu çetelerinin bu adamlara 1 günde verdiğini düşünün! Her işi yaptıramazlar mı?

Devletin görevi olabilecek tüm bu riskleri önceden öngörüp riskin oluşmasını engellemek değil mi?

Daha basit düşünelim; durup dururken ülkeye +7 milyon insanın girmesiyle oluşan ekstra elektrik ve su tüketimi, atık problemi planlandı mı?

Bugün pazarlarda sebze-meyve fiyatları bile el yakıyor. Ev kiraları uçtu. Ekonominin birinci kuralı: Talep artar ama arz aynı kalırsa mal pahalanır. Türkiye’nin ilgili bakanlıkları +7 milyon insanın beslenmesini, konaklamasını planladı mı? Bunun çiftçiye, pazarcıya, gariban fakir fukara Anadolu halkına nasıl yan etkileri olacak?

Madem bir iyilik yapacaktık tüm bu göçmenler insani şartları sağlanmış kamplarda ağırlanamaz mıydı? 5 milyondan fazla insanı rastgele ülkenin dört bir yanına salmak ve başınızın çaresine bakın demek hangi sorunları çözdü? Amaç neydi?

İş ve İşçi Bulma Kurumu Türkiye’de ‘‘milyonlarca genç işsiz Türk vatandaşı varken, bu kadar büyük bir göçü Türkiye içine yayamayız’’ diye raporlar sunmuyor mu?

Vatanseverlerin bu haklı endişelerini dile getirmesi suç mu sayılacak? Hiçbir sorun yokmuş gibi görmeyelim, duymayalım, susalım mı isteniyor?

‘‘FETÖ, Türkiye Cumhuriyetine ele geçirecek’’ diye endişelerimizi dile getirdiğimizde ülkeyi yöneten partinin en önemli isimlerinden birisi ‘‘Bu iddialara kargalar güler’’ diye cevaplıyordu. Bu endişelerimize de yine kargalar mı gülecek?

‘‘FETÖ’nün dinle ilgisi yok, bunlar Türkiye’nin bekası için tehlikeli’’ diye uyaranlara yandaş medya senelerce ‘dinsiz, ateist, din düşmanı’ iftiraları atmadı mı? Şimdi de bu tehlikenin altını çizenlere ‘ırkçı, faşist’ iftiralarını mı atacaksınız? Başımıza gelebilecek kötü sonuçları, kandırıldığınızı görmeniz için yine 40 sene geçmesi mi lazım?

Gönlü zengin Anadolu halkı her milletten insanla kardeş olmasını bilir, en güzel Ensar örneğini de gösterir. Bununla ilgili hiçbirimizin en ufak bir sorunu yok ama daha öncelikli bir görevimiz var: Vatanımızın, milletimizin ve cumhuriyetimizin bekasını, güzelliğini ve güvenliğini korumak.

Çünkü binyılın dâhisi, Yüce Allah’ın Anadolu halkına en büyük armağanı önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün ifadesiyle ‘‘Birinci vazifemiz, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyeti'ni, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.’’

Takipçisi olacağız.
 

YORUMLAR

  • 2 Yorum