Prof. Dr. İlyas Doğan

Prof. Dr. İlyas Doğan


Bir yangın, bir hutbe ve bir bahane

26 Haziran 2020 - 19:44

Bazı olaylar insanın bireysel yaşamında dönüm noktasıdır. Talihsiz bir gelişmenin kişinin bütün hayatına yansıyan sonuçları olur. Siyasal yönetimler, devlet düzenleri de aynı olasılıklarla yüz yüzedir.

Bu köşe yazımızda baroların bölünmesine dönük yasa değişikliği girişimini değerlendireceğiz. Bunu yaparken Alman tarihinden bir örnekle konuya açıklık kazandırmaya çalışacağım.

BUNDESTAG SABOTAJI
Bazen tesadüf veya sıradan gibi görülen bir olayın altında başka gelişmelerin haberi saklıdır. Almanya’da hukuk devletinin yıkılmasında 1933 parlamento binası sabotajı bu anlamda tipik bir örnektir. 28 Şubat 1933’te Berlin’de gerçekleşen Bundestag sabotajı Almanya’daki hukuk devletinin yıkılış tarihi olarak kabul edilir. Çünkü birçok siyasi gelişmeyi tetiklemiştir. Hatat bunun dünyaya yansıyan ağır bedelleri olmuştur.

Bunun ne demek olduğuna kısaca değinelim.

Hitler’in başkanı olduğu siyasi parti 1929 dünya ekonomik krizinin yol açtığı kitlesel işsizliğin baş sorumlusu olarak Yahudi sermayesini görmekteydi. Ayrıca Weimar Cumhuriyeti diye adlandırdıkları demokratik hukuk devleti toplumsal sorunları çözmekte yetersizdi. Daha hızlı karar alacak bir sisteme gerek vardı. Sürekli yapılan propaganda buydu.

Hitler taraftarlarının Alman siyasi rejimini Weimar Cumhuriyeti olarak adlandırması özel bir anlama geliyordu ve küçümseyici bir isimlendirmeydi. Weimar, Demokratik Almanya anayasasının yazıldığı küçük bir kasabaydı. Bir kasabada yazılan anayasayla Berlin yönetilemezdi!

Ekonomik krizin de etkisiyle seçmenler bu ve benzeri propagandadan etkilenmeye ve giderek otoriter partileri desteklemeye yöneldi.

Hitler’in şansı 1932 seçimlerinde biraz daha açıldı. Seçmenlerin yüzde altmışı demokrasi ve hukuk devleti karşıtı siyasi partilere oy vermişti. Elbette Hitler’in partisi en büyüğüydü. Ama temel sorun olan işsizlik, bir türlü çözülemiyordu. Hitler başbakan olur olmaz parlamentonun gereksiz tartışmalarla vakit harcadığı söylemini daha da öne çıkardı.

30 Ocak 1933’te Hitler başbakan (Almanya şansölyesi) olarak atandı. Alman toplumu ona büyük ümitler bağlamıştı. Zaten onun partisi 1929’dan itibaren en büyük parti haline gelmişti.

Meclisten kurtulmalıydı ama nasıl?

Ona bu fırsat 28 Şubat 1933 akşamı saat 21.00’de Bundestag’da başlayan yangın ile geldi.

Tuhaf bir şekilde meclis mutfağında başlayan yangın kısa sürede söndürüldü. Buna rağmen aynı anda binanın dört ayrı yerinde daha alevler yükseldi. Fail, olay yerinde hemen yakalandı. Denildiğine göre fail bir komünistti. Çok kısa bir süre sonra idamla cezalandırıldı. Fail yargılama sırasında yangını tek başına planladığını söylese de buna kimse inanmadı.

Dönemin içişleri bakanı komünist bir ayaklanma ile karşı karşıya olduklarını hemen aynı akşam basınla paylaştı. Herrman Göring hemen o gece Komünist partiyi yasakladı. Zaten topu topu 1500 parti üyesi olan komünist parti üyelerinin tamamı hemen tutuklandı. Bu sırada Hitler tatildeydi. Derhal kabineyi topladı ve Alman Halkını Koruma Yasası adıyla sadece dört maddeden ibaret bir kanunla OHAL ilan edildi. Bu kanun yürürlük maddesi çıkarıldığında aslında üç maddeden ibaretti ve bütün yetkiyi Hitler’e vermekteydi. Komünist tehlikeyi önlemek için Hitler her kararı alabilirdi. İhtiyaç duyarsa meclise de danışabilirdi.

Alman toplumu bu olaydan sonra basını ve akademisiyle derin bir suskunluğa büründü. Herkes konuşacak ya da itiraz edilecekse bile bunu bir başkasının yapmasını bekledi!

Hitler ilk olarak anayasayı askıya aldı. Anayasa 8 Mayıs 1945’te Almanya savaş sonucu kayıtsız şartsız teslim oluncaya kadar askıdan inmedi!

BAROLARIN BÖLÜNMESİ
Sistem değişikliği ile gittikçe derinleşen hukuk devletinin ölümüne dönük yeni bir adım daha atılmasının fahiş bir hata olacağına kuşku yok. Tarihe not düşmek için baroların bölünmesine ilişkin görüşümü ve gerekçelerini okurlarımla paylaşmak istiyorum. Galiba TV kanallarında kadrolu yorumcu olacak kadar donanımlı değilim! Ama olsun buna rağmen görüşlerimi kamuyla paylaşabilirim.

Siyasi iktidarın baroların statüsünü değiştirme girişiminin bahanesi nedir? Görünürdeki bahane benim de üyesi olma onuru taşıdığım Ankara Barosunun, Diyanet İşleri Başkanlığının bir Cuma hutbesinde eşcinsellikle ilgili bir görüşü hakkında yaptığı kamuoyu açıklamasıdır. Bu açıklama baronun siyasete müdahalesi olarak görüldü ve öteden beri beklenen fırsat doğmuş oldu.

Çok yer tutmaması için laik bir siyasal rejimde Diyanet’in yaşanan hiçbir ahlaksızlığa tepki vermediği halde inandırıcılıktan uzak bir şekilde sadece cinselliğe odaklanmasını irdelemeye gerek görmüyorum. Son 20 yılda yaşanan gelişmeler din soslu yönetim anlayışının aslında başka bir rejim anlayışı olduğunu gösteriyor.

Dini görünümlü ama bir ateistin inandığı kadar bile demokrasi ve hukuka inanmayanlar demokratik rejimin ve hukuk devletinin tasfiye olmasına neden oldular. Kapalı, kendi içinde otoriter, hoşgörüsüz diğer dini cemaat ve gruplar da yeri geldiğinde tıpkı başka kapalı seküler otoriter gruplar gibi bireysel özgürlükleri boğma ve hukukun üstünlüğüne son verme potansiyeline sahip. Ama şimdilik sistemden yararlandığı için kendini belli etmeyen gruplar var. Bunlar şimdilik hukuk sisteminin bütünüyle lime lime olmasından kendilerine iktidar alanı kapma, ticaretlerini arttırma uğraşındalar.

İktidarın temel hatası hukuk devletinin en önemli kalelerinden olan baroyu susturmaya girişmesidir. Daha önce devlet hiyerarşisindeki bütün denge ve denetim kurumları işlevsizleştirildi.

Sayıştay denetimi sadece izin verilen ve iktidarı rahatsız etmeyecek alanlarla sınırlı denetim yapabiliyor. Sayıştay aslında Meclis adına denetim yapar. Ama Meclisin kendisine gönderilen kanun taslaklarıyla ilgili bir irade ortaya koyması pek mümkün olmuyor.

Yargı ancak politik çağrışım yapmayan davalarda normal işleyişini sürdürebiliyor. Anayasa Mahkemesinin ara sıra gaz almaya dönük kararları bazen teselli vesilesi olsa da ilk derece mahkemesinin AYM kararını değersizleştirdiği bir ülke olma garabeti de mevcut.

Basın ortalama insan zekâsında kuşkuya yol açacak yorum ve haberleriyle mizah malzemesine dönüşmüş durumda.

Sivil toplum tamamen susmuş durumda. Bazı istisnalar dışında bütün STK görünümlü yapılar aslında birer sarı (iktidarın talimatlarıyla hareket eden) dernekten ibaret. Zaten kullandıkları kaynaklar da kamu bütçesinden veriliyor. Bu tür dernek ve vakıf yapıları kamu varlıklarını kişisel servete aktarmakta da birer hülle rolünde.

Sendikalarda da durum farklı değil.

Geriye iktidarın emirleri dışında hareket edebilen, inisiyatif alabilen tek kurum kalmış durumda. Üstelik anayasanın 9. maddesi yargının hem bağımsız hem de tarafsız olmasını öngörüyor. Baronun bölünmesini savunan hukukçuların toplum vicdanında nasıl bir utanca imza attıklarını tarih yazacaktır.

Ama barolar neden bölünmek istenir? Sebep sadece baroların iktidardan bağımsız hareket etmesi mi? Öncelikle içten bölerek iktidar yandaşı ucube alkışçılar yaratılacak. Böylece ortalama insanın kafası karışacak. Türkiye Barolar Birliği Başkanı Sayın Metin Feyzioğlu en az bir baro tarafından desteklendiğiyle avunabilecek.

İktidar açısından durum daha vahim. Artık barolar da parti hiyerarşisi içine alınmış olacak.

İyi de hukuku ve adaleti yok eden temel yanlışları da artık dost-düşman baro ayrımına göre mi belirleyeceğiz?

Korkarım ki bu hayati yanlışlar zinciri devam edecek ve sosyal medyayı kontrol için de yeni bir bahane üretilecektir.

Ama önce anayasal bir kurum olarak kamu otoritesini denetleyebilecek son kurumu ortadan kaldırmak gerekiyor!

YORUMLAR

  • 0 Yorum