Gülcan Havva Eraslan

Gülcan Havva Eraslan

[email protected]

Türklük üzerine yürütülen organize çalışmayı açıklıyorum

25 Şubat 2022 - 11:05

Soğuğun hükümranlığını ilân ettiği kış mevsiminde cehennem ateşi ile kavruluyoruz desek abartmış olmayız. Cebimizde bir yangın var ki hiç kimse söndüremiyor. Zaten söndürmek isteyen bir babayiğit de yok! Mutfağımızda bir alev var ki neredeyse yiyecek bir lokma bırakmıyor. Hazinemizde de bir kara delik var ki, elimizdeki avucumuzdakini yuta yuta doymadı gitti.

Türkiye’de on milyonlar sistemli bir şekilde fakirleştirildi. OECD ülkeleri arasında en uzun çalışma saatine sahip olan Türkiye’de, çalışanların önemli bir kısmı açlık sınırında çalışıyor. Geriye kalan diğer kesim de yoksulluk sınırı içerisinde elde ettiği gelirle ancak kira ve fatura ödemek için çalışıp yaşamak zorunda bırakıldı. İnsan olmak, insan gibi yaşamak nedir soruları âdeta Türk milleti için anlamsız hâle geldi. Türkeş’e atfedilen “Türkiye, tok esirlerin veya aç hürlerin diyarı değil, hür ve tok insanların diyarı olmalıdır.” sözünün en anlamlı olduğu zamanlardayız.

Cılız ama kartopu gibi çığa dönüşmesi muhtemel bir algı hızla yerleşiyor: Milyonlar modern köleliğe mahkûm edildi. Türk milleti için sadece insanlık onuru değil, mülk sahibi olmak da son derece sistemli şekilde imkânsız hâle getirilmek isteniyor.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olmak için cebinizde 250 bin Amerikan Dolarınızın olması yetip de artıyor. Sınır yok, dünyadaki herkesin vatanı diye pazarlanan Türkiye, bir tek kurucusu, ve sahibi Türk milletine vatan olarak revâ görülmüyor.

Vatanın dört bir yanını aziz ve asil kanımızla suladığımız, sulamaya devam ettiğimiz yurt, parayı bastırana vatan yapılıyor. Câni, çocuk tecâvüzcüsü ya da mafya lideri olmanız bile hiç fark etmiyor. Yeter ki bastırın parayı, alın Türk vatandaşlığını.  Ne diyordu Âkif:

Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki fedâ?
Şühedâ fışkıracak, toprağı sıksan şühedâ!
Cânı, cânânı, bütün varımı alsın da Hudâ,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyâda cüdâ.

SESSİZ İŞGAL: GÖÇ
Ekonomik buhranın ve kötü yönetiminin yaşama sevincimizi çaldığı yetmezmiş gibi, Suriye iç savaşının yıkıcı etkisine bir de Ukrayna-Rusya savaşı eklendi. Bir yandan nitelikli yetişmiş insan gücümüzü bilabedel  Batı’ya ihraç ederken diğer yandan bedeli Türk milleti tarafından ödenen göç istilası da hiç hız kesmeden devam ediyor.

Afgan ve Afrikalı göç akını artık kronikleşti. Binlerce kilometre yürüyüp, sınırdan elini kolunu sallayarak nasıl geçtiklerini ve -ne hikmetse hep aynı şirketin- otobüsleriyle ya da tır veya kamyonlarla yurda dağılışlarını sosyal medya platformlarından takip ediyoruz. Ve yine Suriye Devleti’nin kapsamlı aflarını görmezden ve duymazdan gelerek Türkiye’nin demografik istilasının tamamlanmasını izleyenleri de ne tarih ne de Türk milleti affedecek.

Suriye’deki tarafları uzlaştırma merkezi gün gün, hangi ülkeden kaç kişi Suriye’ye geri döndü açıklıyor. Suriye Devleti ile geri dönüşler için anlaşan Ürdün ve Lübnan’dan Suriye’ye 2018 yılından beri 800 bin Suriyeli geri dönüş yaptı. 2021 yılında bu iki ülkeden günde ortalama 300 kişi kendi vatanları Suriye’ye temelli olarak dönüş yaptı. Kimse de ne idam edildi ne zulme uğradı. En azından böyle bir hadise yaşansa, yerli ve yabancı basında yer alırdı. Görünen, Suriye Devleti’nin kontrol ettiği yerlerde hayat normal seyrinde akıyor.

Devlet hâkimiyetinin olmadığı Suriye’nin kuzeyinde, Fırat’ın doğusunda ise PKK devletçik kurmaya çalışıyor. Batısında da Türkiye, Türk milletinin vergileriyle hastanesinden yüzme havuzuna, parkından cezaevine, elektriğine kadar her şeyi yapıp tedarik ediyor. 917 kilometrede Suriye ile mi sınırdaş kalacağız yoksa biri PKK biri ihvancı iki yeni devletçikle sınırdaş mı olacağız sorusu önümüzde duruyor.

Ülkemizde insanlarımızın ciddi geçim sıkıntısı yaşadığı, ısınamadığı, beslenemediği, iş bulamadığı, hayal kuramadığı, yaşama sevincini, umudunu kaybettiği bugünlerde, kimse de Türk milletinin sırtındaki bu altından kalkılamaz hâle gelen yükü alalım demiyor. Bu da yetmiyor, her kış hiç değişmeyen çadır, çamur ve çocuk görüntüsüyle yüzlerce yardım tırı yola çıkıyor. Milyonlar; Suriye’de kaç yıl daha kendi ülkelerinde çadırda yaşatılmaya, Türk milletini de bu insanların ihtiyaçlarını karşılamasına mahkum edecek kimse de buna cevap vermiyor. Hatay ve Kilis gibi stratejik şehirlerimizin dibinde, peşaverleşen bir yapı da göz göre göre doğuyor.

Türkiye’de ise Suriyeli nüfusun Türk nüfusunu katbekat geçtiği tarihî Türkmen şehri Kilis’in Suriyeleşmesinden dolayı adı “Ensar” şehir olsun deniyor. Atatürk’ün hasta yatağında bile vatandan ayrı bırakamadığı Hatay’ın çığlığını ise gören duyan bir kimse yok! Türkmen’in otağı, Yörüğün dumanı tüten çadırı Mersin’in ev sahibi ise “Suriyeliler” yapılıyor.

Belli şehirlerde, ilçelerde Suriyeli nüfusun %25’ten fazla olması durumunda “seyreltme” projesi uygulanıyor ve Suriyeliler âdeta 81 ile dağıtılarak bir iskân politikasına tâbi tutuluyor. Nüfusa kayıtlı oldukları yer Suriye’ye sınırdaş illerimiz. Buralar zaten nüfus ve nüfuz olarak âdeta Suriyelileşti. Şimdi anlaşılan sıra diğer illerimize geldi.

Suriye’ye geri dönmelerini sağlamak mı? Ne münasebet canım (!) Bunu isteyen ırkçı, bunu diyen faşisttir (!) Suriyelilerin vatanı Suriye’dir diyeni darağacında sallandırsak yeridir (!) Suriyelilerin öz vatanlarına dönmesini istemek BOP’a ihanettir (!)

EV SAHİBİ TOPLULUK
BM Yunanistan’ın adını, sınırlarında ve denizlerde sergilediği insanlık dışı tutumu yazdığı raporda bile anamıyor. Öyle bir rapor ki tek satırında Yunanistan’ın adı dahi geçmiyor. Avrupa’da tespit edilmiş ağır insan hakları ihlâlleri var denerek geçiştiriliyor. Danimarka, Almanya, İsveç gibi birçok AB ülkesi de Suriye Devleti ile anlaşarak Suriyelilerin Suriye’ye geri dönmeleri için irade sergiliyor.

Türkiye’de ise günde ortalama Ege’de 100, geri kalan bölgelerde de 200, toplamda 300 civarında yurda yasa dışı olarak girmiş kaçak yakalanıyor. Sadece Batı’nın değil artık dünyanın göçmen deposu olma yolunda hızla yol alıyoruz. Hâliyle bu kadar farklı dilin, dinin, etnisitenin, farklı millet bireyinin olduğu yerde Türk kimliğinde birleşecek amaca ve ülküye de “birilerinin” ihtiyacı kalmıyor.

BM, AB Delegasyonu vb. uluslararası kuruluşlar ile Türkiye’deki bazı kurumlar ise Geçici Koruma Statüsündeki Suriyelileri hukuka aykırı olarak “mülteci”, Türk halkını ise kimliğini özellikle yok sayarak “ev sahibi topluluk” olarak tanımlıyor.

Halklar, Türkiyeli, Türkiye edebiyatı, Türkçe öldü herkese Arapça öğretilsin, 26 etnisite, 36 etnisite, Kürt, Türk, Laz ...sayılırken bir şeye daha alıştırılıyoruz. Ulus kimliği olmayan, adsız, sansız, ev sahibi topluluk olmaya. Artık adsız, sansız ev sahibi topluluğuz. Yürütülen uyum ve entegrasyon çalışmalarında ulus kimliğimiz Türklüğü yok sayarak, Türk adını kullanmayarak sahi neyi entegre ediyoruz?

Ya da Türkiye’de Türk kimliğini yok sayan, Türk kimliğini asimilasyona tâbi tutan organize ve örgütlü çalışmaların amacı nedir?
 

YORUMLAR

  • 2 Yorum

Son Yazılar