Gülcan Havva Eraslan

Gülcan Havva Eraslan

[email protected]

Eski Türkiye'de hukuk sistemi, kör-topal, ağır-aksak olsa da işliyor, vatandaşa güven veriyordu!

24 Haziran 2021 - 10:12 - Güncelleme: 24 Haziran 2021 - 10:45

Çin’den tüm dünyaya yayılan Covid-19 virüsünün ben de payıma düşen kısmını yaşamak zorunda kaldım. Her gün onlarca canı aramızdan alan, oldukça zorlu ve uzun süren bu hastalık sürecini geride bıraktım. Bu sebeple uzun zamandır yazamıyordum ve okuyucularımdan ayrı kalmıştım. Nihayet hasret bitti ve sizlere yeniden merhaba diyorum. Keşke güzel ve içimizi ısıtan konular hayatımızı meşgul etse, bizler de umut yeşerten cümlelerle hasbihâl edebilsek.

Sağlık dediğimiz şey; bireyin beden, ruh ve akıl yönünden hiçbir hastalığının bulunmadığı hâldir. Sağlık, kişinin bedeni için olduğu kadar devletlerin yapıları için de oldukça mühimdir. Devlet, bu yönüyle insana benzer. Kanunî’ye atfedilen ve sağlığın önemini en iyi şekilde anlatan “Halk içinde mu’teber bir nesne yok devlet gibi / Olmaya devlet cihânda bir nefes sıhhat gibi.” sözü hepimizin aklındadır. Her ne kadar buradaki devlet sözcüğü devletten ziyade “durum” bildirse de devletin sağlığı, bireylerin sosyal ilişkilerindeki sağlığı ile doğrudan ilişkilidir.

Maalesef Türk devlet yapısı, ‘kayırmacılık, şahsım ve canım istedi yapıyorum...’  vb. sıralayabileceğimiz egoist yanlışlıklar arasında, bünyesinin kaldıramayacağı yoğunlukta bir enfeksiyona maruz kaldı. Devlet de tıpkı insan vücudu gibi. Nasıl vücut da bazı mekanizmalar devre dışı kalınca pıhtı atıyor, devlette de öyle. Hukuk, adalet, eğitim ve ahlâk gibi devletin savunma mekanizmalarını oluşturan değerler kasıtlı olarak devre dışı bırakılınca, devletin organlarında devridaim yapması gereken kan pıhtılaşıyor. Pıhtı atan yerde de milletin yaşamını doğrudan ilgilendiren kurumlar bir bir çöküyor.

Özellikle adalet ve eğitim kurumlarındaki çökme, bir obruk gibi, Türkiye’yi dipsiz kuyulara döndürmeye başladı. Tüm kötülüklerin anası olarak kabul ettirilmek istenen 2000’ler öncesinde, eski Türkiye’de, hukuk sistemi, kör-topal, ağır-aksak işliyor olsa da bir şekilde vatandaşa güven veriyordu. 2000’ler sonrası, “Demokrasi bir tramvaydır. Gittiğimiz yere kadar gider, orada ineriz.” denilen ve demokrasi tramvayından inilen yeni Türkiye’de, hukuk sistemi, önce atalet oldu, sonra adalet şimdi de adı alet...

Her yıl bir reformu yapılan, kanunları genelgeyi bırakın, talimatlarla delik deşik edilen, hatta devlet yönetiminin en üst kademesince bile duruma göre tanınmayan yasa ve anayasa söz konusu. Yaratılan kaos, artık kendi düzenini yaratmaya başladı.

Bu kaos düzeni bir tivit için aylarca hapiste yatırabilirken, canavarca işlenen cinayette, katilin ‘haz almadığı’  gerekçesiyle ceza indirimi yaptırtabiliyor. Devleti soyup soğana çevirene, devletin güvenilirliği ve itibarını yerle yeksan edene yılın iş insanı ödülünü veriyor, baklava çalanı hayatından en az 8 yılı alacak şekilde cezalandırılabiliyor. Ya da herhangi birisi mahkemeler eliyle haksızlık yapıldığında, o haksızlığı Twitter adliyesinde gidermenin mücâdelesinde bulabiliyor kendini.

Eski Türkiye’nin birçok köklü sorunu vardı ama hiçbir zaman yeni Türkiye’deki gibi eşitlik ilkesi yok sayılmamıştı. Kast sistemi gibi vatandaş ayrı, üstünler (!) ayrı bir sınıf oluşmamıştı. Torpil, rüşvet, yolsuzluk vardı ama hiçbiri bugünkü gibi kurumlaşan yapılar hâlini almamıştı. Bugün memur olmak için bilginiz ve yeteneğiniz yeterli değil. Üstelik devletin kendi yaptığı sınavda birinci bile olsanız, bir tarikata, siyasî partiye, unvanlı bir aileye, belli bir ideoloji ve yaşam tarzına mensup değilseniz, emeğinizin üzerine bir bardak soğuk su içebilirsiniz.

Her iline üniversiteler açılan Türkiye’de, gençlerin %70’i yurt dışına gitmek istiyor. Resmî rakamlara göre, her dört gençten birisi işsiz.  Yap, işlet, devret modeliyle gelecek yılları borçlandırılan ülkede mutlak yoksul kişi sayısı, Dünya Bankası’nın Nisan 2021 verilerine göre, 10 milyon 171 bin kişi. Mutlak yoksulluk, hane halkı veya bireyin yaşamını sürdürebilecek asgari refah düzeyini yakalayamaması durumudur. 2020 yılı TL/Dolar kuru ortalaması ile yaklaşık günlük 22 TL'ye, yıllık ise 8 bin 122 TL'ye denk geliyor. Bu gelir seviyesi ile yaşamak zorunda bırakılan milyonlarca insanımız var. Türkiye müteahhit lobisinin beton siyaseti nedeniyle hızla fakirleşiyor. Devlet yönetimindeki zafiyet tavizleri, tavizler de beka sorunlarını tetikliyor.

Hızla fakirleşen, demokrasisi, demografisi (nüfus yapısı), adaleti, ekonomisi, eğitimi, sosyal hayatı ama en önemlisi devlet yönetimi hızla tökezleyen bir ülkede kaos kendi düzenini kuruyor. Ortaya saçılan olgular da kaosun kendine yeni yeni tiranlar yarattığını gözümüze sokuyor.

Aristoteles, Retorik’te “İnsanlar başkalarına haksızlık etmelerinin mümkün olduğuna ve bunu kendilerinin yapabileceğine inandıkları zaman haksızlık ederler. Aynı şekilde, suç işlediklerinde yakalanmayacaklarına, yakalanırlarsa da cezalandırılmayacaklarına, cezalandırılırlarsa da kendilerinin ya da önem verdikleri kişilerin göreceği zararın işlenen suçun sağlayacağı yarardan az olacağına inandıkları zaman haksızlık ederler.” şeklinde bir tespitte bulunuyor.

Adaletin gördüm, duydum, biliyorum ama çıkarım için görmeyeceğim, duymayacağım, konuşmayacağım dediği yerde devletin kalbi durmuş demektir. Devletin kalbi durmak üzeredir. Herkes kalp masajı yapmayı biliyor mu?




 

YORUMLAR

  • 0 Yorum

Son Yazılar