İsmail Pişer

İsmail Pişer

[email protected]

Siyasal İslamcılık Medeniyete neden katkı sunamıyor

25 Ağustos 2021 - 10:46

Meşhur “Game of Thrones” dizisinde Arya Stark isminde bir karakter vardı. Kızcağız ilk birkaç sezonda o kadar çok acı çekmişti ki “Ölmeden önce öldürülmesi gerekenler” minvalinde bir intikam listesi hazırlamıştı kendine. Bütün hayatını intikam almaya adamış, benliğini yalnızca hasımları üzerinden tanımlar olmuştu.

Oysaki Hegel diyalektiğini özümseyen herkes bilir ki, olmaman ve yapmaman gerekenler üzerinden bir benlik inşa edersen içsel özgürlüğüne kavuşamazsın. Çünkü kendini, “sadece başkalarıyla ilişkilerin üzerinden” belirliyorsun demektir bu.

Ben bugünün batı karşıtlarında, özellikle de İslamcılarda benzer bir sendrom görüyorum. Batının medeniyet namına sunduğu değerlere öyle canhıraş karşı çıkıyorlar ki, kendilerini salt bu antagonizma üzerinden inşa ettiklerini fark edemeyecek kadar körleşiyorlar. Besim Dellaloğlu hocanın ifadesiyle, “kendi antropolojik kültürlerini bir zırh gibi giyinmeyi” marifet sayıyorlar.

Bu haletiruhiye, zaman zaman “Yabancı dillere muhalefet etmek” şeklinde de tezahür edebiliyor. Söz gelimi, kamusal alanda sıkça karşılaşılan İngilizce markalar, Arapça tabelalar veya Kürtçe şarkılar ulus devletin belli başlı hassasiyetlerini kaşıyınca, gündelik siyasi tartışmalar alevleniyor ve o curcunada dil bilmenin ne kadar elzem olduğu realitesi unutuluveriyor.

Bana göre yabancı dil bilmeyen bir insanın milliyetçiliği, yakıtı olmayan konforlu bir taşıta benzer. Çok basit bir diyalektik söz konusudur burada. Eğer milliyetçi isen, başka milletler var olduğu için öylesin. Başka milletler var olmasaydı, sen zaten milliyetçi olmazdın. Demek ki nihai muhatabın onlar, biz değiliz.

Milliyetçiği şovenizmden arındırıp uluslararası stratejilerin ateşleyici gücü hâline getirmen, ancak seni “milliyetçi” kılan batı dünyasını tanımanla mümkündür. Bu ülkenin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün kaç dil bildiğini, “hasımlarıyla” hangi dillerde konuştuğunu hatırlatmaya gerek yok sanırım.

Yabancı bir dil öğrendiğinde, hem başka öznelerle (sana pek de benzemeyen öznelerle) iletişim kurma imkânına sahip olursun hem de o özneleri kendin için birer “bilgi nesnesine” dönüştürürsün. Bugün pek çok kişi tarafından hor kullanılan “oryantalizm” sözcüğü, tam da bu işe yarayan, gayet köklü bir disiplini işaret ediyor aslında. Oryantalizmin ne kadar köklü olduğunu anlamak için, Kültür ve Turizm Bakanlığımızın yayımladığı sürreel tanıtım filmlerini izlemek bile yeterli olacaktır. (Bu konuyla ilgili detaylı tartışma için Sosyolog Besim Dellaloğlu’nun “Turistik Kültür” adlı köşe yazısını okumanızı tavsiye ederim.)

Bu noktada sorulması gereken sorular şunlardır: Bizler batıyı, Orta Doğuyu veya Uzak Doğuyu ne kadar tanıyoruz? Bu coğrafyalarda bulunan şehirlerin, kasabaların, köylerin antropolojik kültürlerini ve dillerini bilen uzmanlara sahip miyiz? Bizim ülkemizde neden Pierre Bourdieu gibi sosyologlar yetişmiyor? Kültürel keşifler yapmak ve bu keşifleri belirli bir disiplin içerisinde toplumla paylaşmak, sadece maceraperest Youtuber’ların işi midir?

Özne ve nesnenin diyalektiği, “hem ötekileri yadsımamamız hem de benliğimizi salt ötekiler üzerinden kurmamamız” anlamına gelir. Dilerseniz bu cümleyi biraz basitleştirelim: Azılı bir batı karşıtı olmak, mevcut koşullarda medeniyetin iplerini batıya vermekten başka bir işe yaramayacaktır. Diğer yandan batının sömürgeci (kirli) yüzünü görmezden gelmek de elbette büyük bir hata olur. Bu durumda takip edilmesi gereken istikamet, Hegelci diyalektiğin gereğini yapmak ve “içererek aşmaktır”. Yani “Batıdan gelen her şey iyidir” teziyle “Batıdan gelen her şey kötüdür” antitezini kısık ateşte sentezleyebilmektir.

İslamcılık, salt batı karşıtlığından beslenen, dolayısıyla da biçimsel özgünlüğü olmayan bir ideoloji… Hâl böyle olunca, siyasal İslamcıların “yerli ve milli” politikaları, Türkiye’yi kültürel açıdan kendi kabuğuna kapatmaktan daha öteye gidemiyor. Bir de buna ülkedeki “yabancı dil kıtlığı” eklenince, medeniyete katkı sunmak her geçen sene daha zor hâle geliyor.

Medeniyete katkı sunmak, kulağa romantik bir ifade gibi gelebilir. Ancak ekonomik geri kalmışlığımızın belki de en temel nedeni, mevcut medeniyete katkı ya da alternatif sunamayışımızdır. Söz gelimi, dünyanın en iyi fındıkları bizim ülkemizde yetişiyor olabilir; ancak medeniyet algısı “ekmeğe Nutella sürmek” şeklinde tezahür ediyorsa, kazanan yine “ötekisi” olacaktır.

Bağımsız bir özgürlük zaten mümkün değildir. Tamamen bağımsız olduğuna inanan bir kişi ya da toplum, esasında bağımlılıklarının farkına varmaktan en uzak olandır. Tıpkı bütün benliğini düşmanları üzerinden kurgulayan zavallı Arya Stark gibi… Sahi dizinin en mutsuz karakteri de o değil miydi?
 
KAYNAKÇA
- Düşünbil Dergisi, “Georg Wilhelm Friedrich Hegel”, Sayı: 56.
- Besim Dellaloğlu, (2020). Poetik ve Politik & Bir Kültürel Çalışmalar Ansiklopedisi. Timaş Yayınevi.
- Nutella Resmî Sitesi, Kalite ve İçeriğimiz/Fındıklarımız.

YORUMLAR

  • 0 Yorum