Uluslararası Af Örgütü'nden tarihi rapor! Korkunç gerçekler tek tek açıklandı

Uluslararası Af Örgütü, Çin yönetiminin Doğu Türkistan'da Uygur Türklerine uyguladığı baskı, işkence ve soykırımı "Baskıyla Ayrılan Uygur Ailelerinin Kabusu" başlığı ile hazırladığı raporunda ortaya serdi.

Uluslararası Af Örgütü'nden tarihi rapor! Korkunç gerçekler tek tek açıklandı
23 Mart 2021 - 14:21
Çin'in Uygur Türklerine yönelik uyguladığı baskı, işkence ve soykırım Uluslararası Af Örgütü'nün 'Baskıyla Ayrılan Uygur Ailelerinin Kabusu' başlıklı raporuna yer aldı. Raporda Af Örgütü, Çin'in Uygur Türklerine yönelik tutumunu "insanlık dışı" olarak nitelendirdi.

Raporda Uygur Türkü Ömer Faruh'un "Ailesi parçalanmış binlerce Uygur'dan biriyim... Bin 594 gündür kızlarımızın sesini duymadık" sözleri korkunç gerçekleri adeta gözler önüne serdi.

Milli Düşünce Merkezi'nden Mete Korkmaz'ın Türkçeye çevirdiği Uluslararası Af Örgütü'nün 'Baskıyla Ayrılan Uygur Ailelerinin Kabusu' raporunun tam metni şu şekilde:

"Yaklaşık 4 yıl önce, yurtdışında okuyan veya geçimini sağlayan Uygur ebeveynler, bir kabus yaşamaya başladı. Birçoğu, kuzeybatı Çin'in Uygur Özerk Bölgesi'nde (Doğu Türkistan) memleketlerinde bir veya daha fazla çocuğu aile üyelerinin bakımına bırakmıştı. Çin'in, Doğu Türkistan'daki etnik nüfusa, kendileri gibi binlerce ebeveyn olduğu tahmin edilen hayatları üzerinde korkunç bir etkisi olacak, eşi benzeri görülmemiş bir baskı başlatmak üzere olduğunu bilemezlerdi. 

"SİSTEMATİK ETNİK VE DİNİ AYRIMCILIK YAŞADI"
On yıllardır birçok Uygur, Doğu Türkistan'da sistematik etnik ve dini ayrımcılık yaşadı. 2014'ten bu yana bölge, Çin'in kamuoyuna ilan ettiği 'Teröre Karşı Halk Savaşı' ve bununla bağlantılı 'dini aşırılıkçılık' ile mücadele çabalarının bir parçası olarak, büyük ölçüde genişlemiş bir polis varlığına tanık oldu ve yoğun bir gözetim altında kaldı. 2016 yılında gözetim ve sosyal kontrol önlemleri hızla yayılmaya başladı.

2017'de, bölgedeki Uygurlar, Kazaklar ve ağırlıklı olarak diğer Müslüman halklar için işler daha da kötü bir hal almaya başladı. O zamandan beri tahminen bir milyon veya daha fazla insan, çeşitli işkence ve kötü muameleye maruz kaldıkları Doğu Türkistan'daki siyasi telkin ve zorla kültürel asimilasyona uğradıkları 'eğitim yoluyla dönüşüm' veya 'mesleki eğitim' merkezlerinde keyfi olarak gözaltına alındı. Sistematik baskı ile birleştirilen bu kitlesel gözaltı kampanyası, Uygur ebeveynlerin çocuklarına kendileri bakmak için Çin'e dönmelerini engelledi. Çocuklarının Çin'den yurtdışına getirilmesini ve yeniden bir araya gelmesini neredeyse imkansız hale getirdi.

"YAVAŞ VE AMANSIZ BİR SÜRGÜNE DÖNÜŞÜYOR"
Pek çok anne-baba, baskının geçici olacağını ve yakında çocuklarının yanına dönebileceklerini düşündü. Ancak arkadaşları ve akrabaları, Çin'e döndüklerinde kesinlikle toplama kamplarına kapatılacakları konusunda onları uyardı. Kampların varlığı ve potansiyel olarak Müslüman bir etnik grubun herhangi bir üyesinin keyfi olarak tutuklanması artık reddedilemez bir gerçek. İlk başta çocuklarıyla bir miktar temas mümkün olsa da, çocuklara bakan akrabalar toplama kamplarına götürüldüğünde veya çocukları da hapsedildiğinde bu kısıtlı temas da sona erdi. Ebeveynlerin yurtdışındaki ikametleri yavaş ve amansız bir şekilde sürgüne dönüşüyordu.

Uluslararası Af Örgütü, kısa süre önce Avustralya, Kanada, İtalya, Hollanda ve Türkiye'de ikamet eden ve çocuklarından ayrılmış altı ebeveynle kapsamlı bir görüşme yaptı. İfadeleri, Çin'de mahsur kalan çocuklarla yeniden bir araya gelmek isteyen Uygur ailelerinin deneyimlerinin sadece ana hatlarını çiziyor.

TEHLİKELİ YOLCULUĞA ÇIKAN 4 GENÇ
Mihriban Kader ve aslen Kaşgarlı olan eşi Ablikim Memtinin, 2016 yılında polis tarafından defalarca tacize uğradıktan ve pasaportlarını yerel polis karakoluna teslim etmeleri söylendikten sonra, İtalya'ya kaçtılar.

Onlar ayrıldıktan kısa bir süre sonra polis, Mihriban'ın dört çocuğuna bakan ebeveynlerini de bezdirmeye başladı. Sonunda büyükanne bir kampa götürüldü, büyükbaba ise birkaç gün sorguya çekildi ve daha sonra aylarca hastanede kaldı. Bu baskı, çocukları bakıcısız bıraktı. Mihriban Uluslararası Af Örgütü'ne “Diğer akrabalarımız, aileme olanlardan sonra çocuklarıma bakmaya cesaret edemediler" dedi. "Kamplara da gönderilmekten korkuyorlardı" diye ekledi.

Mihriban ve Ablikim, Kasım 2019'da İtalyan hükümetinden çocuklarını yanlarına getirmeleri için izin aldığında yeni bir umutları oldu. Ancak bu gerçekleşmeden önce 12, 14, 15 ve 16 yaşlarındaki dört çocuklarının, İtalya vizesine başvurmak için, Çin'in Pakistan sınırına yakın Kaşgar kentinden, doğudaki kıyı kenti olan Şangay’a doğru zorlu ve tehlikeli 5.000 km'lik yolu aşmak için kendi başlarına bir yolculuğa, çıkmaları gerekiyordu.

Konsolosluğa girmeleri reddedilince heyecanları hızla umutsuzluğa dönüştü. Daha sonra kendilerine aile birleştirme vizelerinin yalnızca Pekin'deki İtalyan büyükelçiliğinden verilebileceği söylendi. Ancak o sırada insanlar, Haziran 2020'de Pekin'deki katı kapanma sebebiyle seyahat edemediler. Kalpleri paramparça olan çocuklar konsolosluğun dışında bir yardım umuduyla beklediler.

Yardım yerine, Çinli bir gardiyan geldi ve ayrılmamaları halinde polisi aramakla tehdit etti. Boyun eğmeyi reddeden çocuklar, İtalyan vizesine başvurmak için çeşitli seyahat acentelerinden yardım istediler. 24 Haziran'da dördü de Şanghay'daki otellerinde polis tarafından ele geçirildi ve ebeveynlerine göre Kaşgar'daki bir yetimhaneye ve yatılı okula götürüldüler. Konsolosluğa girmelerine izin verilmiş olsaydı, Çin yetimhane sisteminde zayıflamak yerine şimdi anne babalarıyla birlikte olacaklardı. Mihriban ve Ablikim, çocuklarını sonsuza dek kaybetmiş olabileceklerinden korkuyor.

KIZLARIMDAN AYRI BİN 594 GÜN
Ömer Faruh'un İstanbul'da bir kitabevi var. Kasım 2016'da eşi Meryem Faruh onu bir gece arayıp yerel polisin onlara pasaportlarını teslim etmelerini emrettiğini söylediğinde Suudi Arabistan'daydı. Ömer, Meryem'den pasaportlarını polise teslim etmemesini istedi ve hemen kendisi ve pasaportu olan iki büyük kızı için uçak bileti aldı. Beş ve altı yaşındaki diğer iki kız henüz seyahat belgelerini almamıştı. O dönemde Doğu Türkistan'da gerçekleşen büyük çaplı pasaportlara el konulmasını dikkate alan Meryem ve Ömer, iki küçük çocuklarını, Meryem'in Korla'daki anne ve babasının bakımına bırakmaktan başka çareleri olmadığına karar verdiler. Ömer kısa süre sonra ailesiyle iletişimini kaybetti. Ekim 2017'de bir arkadaşından kayınpederinin toplama kamplarına götürüldüğünü öğrendi.

Ömer, Uluslararası Af Örgütü'ne verdiği demeçte, "Ailesi parçalanmış binlerce Uygur'dan biriyim... Bin 594 gündür kızlarımızın sesini duymadık" dedi. "Karım ve ben sadece geceleri ağlayarak kederimizi burada bizimle olan diğer çocuklarımızdan saklamaya çalışıyoruz. Kızlarımız için her şeyi feda etmeye hazırım. Kızlarımın bunun için özgür olacağını bilsem hayatımı feda etmeye de hazırım" dedi.

Ömer ve ailesi, tüm çocuklar da dahil olmak üzere, Haziran 2020'de Türk vatandaşlığını aldı. O zamandan beri en küçük iki kızını Çin'den çıkarmak için Türk makamlarından yardım almaya çalışıyor. Pekin'deki Türk büyükelçiliği Ömer'e ilgili prosedürleri Ağustos 2020'de başlattığını ve Çin hükümetine Ekim 2020'de diplomatik bir not gönderdiğini bildirmesine rağmen, bugüne kadar iki kızı Türkiye'ye getiremediler. Ömer, "İnsanlığa söyleyecek bir şeyim var. Lütfen kendinizi bizim yerimize koymaya çalışın, neler yaşadığımızı hayal edin ve bizimle konuşun" dedi.

"SÖYLEYİN OĞLUM YAŞIYOR MU?"
Rizwangül, 2014 yılında Dubai'de satış elemanı olarak çalışıyordu ve kuzeni Muhammed altı aya bir o sırada üç yaşında olan oğlunu annesini görmesi için yanına getiriyordu. Rizwangül oğlunu kalıcı olarak onunla birlikte yaşaması için getirmeyi planlıyordu, ancak ailesi Rizwangül'ün kariyerine konsantre olabilmesi için okul yaşına gelene kadar Çin'de kalmasını önerdi. O zamana kadar Dubai'ye rahatça yerleşeceğini ve okula kayıt için hazırlık yapabileceğini düşünerek kabul etti.

Rizwangül, Uluslararası Af Örgütü'ne "Doğu Türkistan'daki memleketime tatil için her gittiğimde, oğlumla bir ay geçirirdim. O zamanlar inanılmaz derecede mutluydum. Beni ziyarete Dubai'ye geldiğinde ise hayatımın en güzel zamanıydı" dedi.

Rizwangül'ün kuzeni Muhammed, bir iş için Dubai'de kaldı. Mart 2017'de annesi hastalanınca Doğu Türkistan'a döndü. Sadece iki ay sonra, Rizwangül planlanan bir ziyaret için eve dönmeye hazırlanırken, kız kardeşi ve arkadaşları ona Çin'e geri dönmesinin güvenli olmadığını söylediler. Durumun daha da kasvetli hale geleceği hakkında hiçbir fikri yoktu. Rizwangül kız kardeşine Muhammed'i sorduğunda, Doğu Türkistan'a döndükten bir hafta sonra 'okula' gittiğini öğrendi. Rizwangül bunun Muhammed'in 'yeniden eğitim' kampına götürüldüğü anlamına geldiğini anladı.

Sonra Eylül ayında oğluna bakan kız kardeşinin, güvenlik kaygıları sebebiyle onları bir daha aramamasını söylediğinde Rizwangül'ün dünyası karardı. O zamandan beri Rizwangül, oğluyla, kız kardeşiyle veya Doğu Türkistan'daki herhangi bir arkadaşlarıyla iletişim kuramadı. Yanaklarından yaşlar süzülererek Uluslararası Af Örgütü'ne "Başkalarının benim ne hissettiğimi anlaması gerçekten zor" dedi.

"Onunla şimdi konuşabilseydim, ona 'Affet beni, seni dünyaya ben getirdim ama sana bakamadım; senin için anne olamadım' derdim. Sadece ailenizi arayamayacağınızı hayal edin, çocuklarınızın, ebeveynlerinizin veya akrabalarınızın yıllarca hayatta olup olmadığını bilmiyorsunuz. Bunun sadece siz olmadığını, milyonlarca [Uygur] insanın aile üyelerinden ayrıldığını hayal edin. Bunun başımıza geleceğini hiç düşünmemiştik ama oldu. Lütfen bize yardım edin" dedi.

DÖNMEK Mİ YOKSA DÖNMEMEK Mİ?
Aslen Kaşgarlı olan Dilnur, şu anda 11 yaşındaki kızıyla birlikte yaşıyor ve Kanada'da İngilizce okuyor. Evini defalarca arayan ve başörtüsünü çıkarması emrini veren yerel polis tarafından sık sık ciddi şekilde taciz edildiği için 2016 yılında kızıyla birlikte Çin'den Türkiye'ye gitti. 

Polis, yedi yaşındaki oğlu için pasaport başvurusunu reddederken, yetkililerin 11 yaşında ve dokuz yaşında olan iki kızına pasaport vermesi yaklaşık bir yıl almıştı. Dilnur neden diye sorduğunda, yerel polis ona pasaport verirlerse Çin'e geri dönmeyeceğine inandıkları için olduğunu söyledi. Küçük kızının yurt dışına seyahat etmesine engel olan alerjisi sebebiyle Dilnur, küçük kızını ve oğlunu anne babasının gözetiminde geride bırakmak zorunda kaldı. Dilnur Çin'den ayrıldıktan birkaç ay sonra küçük kızının pasaportuna polis tarafından el konulduğunu ailesinden öğrendi.

Dilnur, 2017'nin başlarında hayatının en büyük ikilemlerinden biriyle karşı karşıya kaldı. Kız kardeşi telefonda "Geri dönmelisin" dedi. İki çocuğa bakan babaları her hafta uzun süre sorguya çekiliyordu. Dilnur neden diye sorduğunda ablası cevap verdi: "Çünkü hükümet geri dönmeni istiyor. Ailemizin güvenliği size bağlı, hemen geri dönmezseniz bütün ailemiz ve hatta akrabalarımız cezalandırılarak kamplara götürülecek."

Bu sözleri duymak için geçen birkaç dakika içinde Dilnur'un dünyası paramparça oldu. Sevdiklerinin güvenliğinin tamamen Çin'e dönüp dönmeme kararına bağlı olduğu düşüncesi, Çin'e dönerse çocuklarından ayrılıp kampa götürüleceğini bildiği için kendisini tamamen çaresiz bıraktı. Dilnur ne yapacağı konusunda boğuşurken bir haftadan fazla uyuyamadı. Daha sonra ortak bir akrabası aracılığıyla babasından, Dilnur'un eğitimini bitirmeye odaklanması gerektiğini söyleyen bir mesaj aldı. Kısa bir süre sonra babasından başka bir mesaj geldi: "Dilnur bir daha asla dönmemeli."

Dilnur, babasının geri dönerse başına ne geleceğini bildiğine inandığından, onu olası zararlardan korumaya karar verdiğini, düşündü. Dahası, ailesinin ve akrabalarının sadece Uygur oldukları için tacize uğradığına ve geri dönse bile yetkililerin onları serbest bırakmayacağına inanıyordu.

Dilnur, Nisan 2017'den beri hiçbir aile üyesine ulaşamıyor. Doğu Türkistan'daki iki çocuğuna ne olduğu hakkında hiçbir fikri yok. Olası her yolu denedi ama hiç şansı yok. "Çocuklarımı kurtarmak için çok uğraştım ama başarısız oldum. Bir hafta boyunca her gece benim için haykırdıklarını kâbus olarak gördüm. Gördüğüm kabusta öğretmenleri 'Annen seni terk etti' diyordu." Bu düşüncelerden dehşete düşen Dilnur, bir daha uyumaya korktu.

Dilnur, kendisine kalıcı oturma izni verildiğinde çocuklarını buraya getirmek için Kanada hükümetinden yardım istemeyi planlıyor. Türkiye'de yaşarken, Türk Dışişleri Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı ve Cumhurbaşkanlığı'ndan yardım istemek için birkaç mektup yazmıştı. Herhangi bir yanıt almamış. Uluslararası Af Örgütü ile konuşurken dünyayı harekete geçmeye çağırdı ve "Çocuklarıma ve aileme ne olduğu hakkında hiçbir fikrim yok. Bu nasıl olabilir? Lütfen, bundan kurtulmamıza yardım etmek için elinizden gelenin en iyisini yapın. Herkesten insanlığına tutunmasını, bizim için konuşmasını, bizimle birlikte durmasını ve bu trajedinin çocuklarımızın başına gelmesine izin vermemesini istiyorum" diye konuştu.

"EVDE KADROLAR VAR"
Kaşgar'da doğup büyüyen Mamutcan, şu anda Avustralya'da yaşıyor. Muherrem'in pasaportunun çıkarılması için iki yıldan fazla bekledikten sonra, eşi Muherrem ve bebek olan kızı 2012'de kendisinin yanına geldiğinde, Malezya'da sosyal bilimler alanında doktora yapıyordu. Mamutcan, hep birlikte oldukları zamanları hala yad ediyor: "Muherrem ve kızımız Kuala Lumpur'a ilk geldiğinde, çok heyecan vericiydi... Bunlar hayatımın en mutlu ve en unutulmaz anlarıydı."

Bu mutlu zamanlar neredeyse üç yıl sürdü ve Kuala Lumpur'daki Çin büyükelçiliğinin 2015'in sonlarında Muherrem'in pasaportunu kaybettikten sonra yeniden basmayı reddetmesiyle sona erdi. Daha sonra o zamanlar beş yaşındaki kızları ve altı aylık oğulları ile pasaportunu yenilemek için Çin'e geri dönmek zorunda kaldı. O zamanlar bunun rutin bir prosedür olacağını düşünüyorlardı. Çin'in Uygurlar üzerinde geniş çaplı bir baskı başlatmak üzere olduğuna ve yıllarca süren acı verici bir ayrılığın başlamak üzere olduğuna dair hiçbir fikirleri yoktu.

Muherrem ve iki çocuk Kaşgar'da mahsur kaldı. Mamutcan, Muherrem'in Nisan 2017'de bir toplama kampına götürülmesinden önceki güne kadar düzenli teması sürdürebildi. Muherrem götürüldüğünde çocuklar büyükanne ve büyükbabalarına bırakıldı. Kısa bir süre sonra Mamutcan'ın ailesi ondan onlarla bir daha iletişime geçmemesini istedi. Arkadaşlarının ve akrabalarının çoğu, mesajlaşma uygulamalarında onunla "Arkadaşlık kurmadı."

Mamutcan iki yıl boyunca karısının nerede olduğu hakkında çok az şey biliyordu. Ebeveynleri veya kayınpederi ile iletişim kuramadı. Mamutcan, Mayıs 2019'da bir akrabasının sosyal medya hesabında oğlunun bir videosunu izledi. Videoda oğlu heyecanla bağırarak: "Annem mezun oldu!" diyordu. Daha sonra, bunun kamplardan serbest bırakıldığı anlamına geldiğine inandığı için sonunda biraz huzur buldu.

Mamutcan, Ağustos 2019'da bir umut olarak ailesini aradı. Videonun, ailesinin kötü durumunun bir şekilde iyileştiğinin bir işareti olabileceğini düşündü. Annesi telefonu açtığında çok heyecanlandı. Mamutcan, "Sadece bayramın mübarek olsun demek istedim, seninle son konuşmamın üzerinden çok uzun zaman geçti" dedi. Telefonu kapatmadan önce annesi titrek bir sesle cevap verdi: "Evde kadrolar var."

Daha sonra Mamutcan aramaya devam etti ama hat hep meşguldü. Ebeveynlerinin hattı kasıtlı olarak kestiğine, böylece bir daha arayamayacağına, yurtdışındaki insanlarla temas hâlinde olmanın tutukluluğa veya başka bir cezaya yol açabileceği korkusuyla kendisiyle temastan kaçınacağına inanıyor.

Mamutcan, geçen yıl arkadaşlarından Muherrem'in tutuklanmaya devam ettiğini gösteren şifreli kelimelerle bilgi almaya devam etti. Bir arkadaşı ona karısının "beş yaşında" olduğunu söyledi, Mamutcan bunun beş yıl hapis cezasına çarptırıldığı anlamına gelebileceğine inanıyor. Başka bir arkadaşı Muherrem'in, Uygurların kullandığı kodlanmış dilde bir hapishaneye veya bir toplama kampına atıfta bulunabilecek bir "hastaneye" götürüldüğünü söyledi.

Mamutcan ailesi ve akrabalarıyla iletişim kuramasa da, memleketini ziyaret eden yakın arkadaşlarından aldığı iki videoya dayanarak oğlunun kayınvalidesi ve kızıyla birlikte yaşıyor olabileceğine inanıyor. "Bu büyük acıyı hak etmedik. Sadece Uygur olduğun veya Çinlilerin çoğundan farklı olduğun için hayatının dört beş yılını kaybetmiş gibisin" dedi.

Mamutcan, Çin hükümetine Doğu Türkistan'daki baskıcı politikalarına son vermesi çağrısında bulundu: "İçlerinde herhangi bir insanlık kaldıysa, Çinli yetkililer insanlara bu şekilde davranmayı bırakmalı ve insanların aileleriyle yeniden birleşmesine izin vermelidir. Herhangi bir suç işlemiş değiliz. Bu kitlesel zulmün boyutunu anlamalarını istiyorum... Bu ıstırap ve acı verici bir adaletsizlik, bunu tam olarak tanımlayacak başka kelime yok." Şu anda yaşadığı Avustralya İçişleri Bakanlığı'na ulaştı, ancak kalıcı ikametgahı olmadığı için ona yardım edemeyeceklerini söylediler."
 

YORUMLAR

  • 0 Yorum