İsmail Pişer yazdı: Görevden af istemenin yapısökümü!

Akademisyen İsmail Pişer, 'Görevden affını isteme' modasının arka planındaki gerçekleri yazdı. İşte İsmail Pişer'in AYKIRI için kaleme aldığı yazı...

İsmail Pişer yazdı: Görevden af istemenin yapısökümü!
31 Ağustos 2021 - 16:01
İSMAİL PİŞER / ANALİZ

1920’lerden bugüne dek, medya üzerine yürütülen araştırmalara iki temel paradigma hâkim olmuştur: Güçlü etkiler paradigması ve sınırlı etkiler paradigması. Bunlardan ilki, “Medya, insanların duygu ve düşüncelerini güçlü bir şekilde etkiliyor,” önermesini savunur. İkincisi ise “Hayır, medyanın gücünü çok abartıyorsunuz. İzleyiciler sandığınız kadar edilgen değiller,” şeklinde bir itiraz geliştirir genelde.

Klişe bir örnektir ama vereyim: Şayet kürtaj yasası ile ilgili bir haber metni yazılacaksa, “fetüs” ve “bebek” sözcüklerinden birisi özellikle vurgulanırken diğeri geri plana atılır. Bazen kasıtlı bazense kasıtsız yapılan bu vurgu, aslında medya kurumunun kürtaja yönelik bakış açısını ifşa etmekte, izleyicileri de aynı bakış açısına sahip olmak konusunda motive etmektedir. İşte medya kurumunun bu davranışına “haberi çerçevelemek” diyoruz.

Gündemdeki konuları çerçevelemek, takdir edersiniz ki sadece medyanın icraatı değil. Özellikle son dönemin siyasetçileri ve bürokratları, gündemi çerçevelemek konusunda pek mahirler doğrusu. Örneğin, son yıllarda “istifa etmek” yerine “görevden af istemek” ifadesinin literatüre sokulması, egemen gücün kendi içerisindeki kırılmaları nasıl çerçevelediğini gözler önüne seriyor.

Postmodern filozoflardan biri olan, benim de çok sevdiğim Jacques Derrida, metafiziksel düşüncelerin ikili karşıtlıklar aracılığıyla taşındığını öne sürer. Nitekim ona has bir çözümleme yöntemi olan dekonstrüksiyon; metinlerin içine gizlenmiş karşıtlıkları ayrıştırmayı, böylece son derece tutarlı ve inandırıcı görünen söylemleri bile tek tek baltalamayı amaçlar.

Sanırım “istifa” sözcüğünün zihinlerde hangi karşıtlıkları çağrıştıracağını tahmin etmek pek de zor değil: “Başarmak/başaramamak”, “sebat etmek/pes etmek”, “devam etmek/vazgeçmek” ve türevleri… Dolayısıyla görevinden istifa ettiğini duyuran bir devlet görevlisi, neredeyse kaçınılmaz bir şekilde bu ikilikler ekseninde algılanacak; ya “başaramayan” ya “pes eden” ya da “vazgeçen” bir bürokrat olarak anılacaktır.

Öte yandan “istifa etmek”; faili öne çıkaran, yani failin failliğini güçlendiren, edimsel bir ifadedir. Dolayısıyla istifa eden bir devlet görevlisi; “yapıya” yönelik öznel bir tepki göstermiş olur ve bu tepkiyle beraber sosyal gerçekliği tek başına değiştirdiğini beyan eder.

Şimdi biraz da “görevden af istemek” ifadesini irdeleyelim. Öncelikle düz anlamına baktığımızda, bu ifadenin bir temenniden ibaret olduğu çok açık. İstifa etme ediminin artık failin elinden alındığını, failin nesnelleştirildiğini ve süreci nihayete erdirme yetkisinin üst yapıya (merkezî otoriteye) devredildiğini görüyoruz. Derrida’cı bir gözle baktığımızda bu ifadede “af dileyen/affeden” ikiliği söz konusu. Affını isteyen kişi şayet bir devlet bakanı ise, affedecek kişi de doğal olarak cumhurbaşkanı olacaktır (Devleti temsilen).

Kısacası “görevden af istemek”; özneyi küçültüp yapıyı yücelten, görevin merkezî otorite tarafından verildiğini ve bir nevi kutsiyet taşıdığını vurgulayan, dolayısıyla da sağ ideoloji tarafından daha sık tercih edilmesi beklenen bir ifade.

Eğer bir görev ya da meslek kutsallaştırılırsa, o görevin ya da mesleğin ne amaçla icra edildiği sorgulanmaz hâle gelir. Görevini kutsal sayan bir insan, kanun ya da etik dışı eylemlere bulaştığı takdirde, bunları basit birer yol kazası gibi değerlendirmeye eğilimli olur. Çünkü üzerine giyindiği kutsal vazife gömleği, “bazı kusurlarını” mübah hâle getirmektedir. Neticede varılması gereken nihai hedef; bütün gündelik polemiklerin, mikro düzeydeki haksızlıkların ve beşerî hazların üzerindedir. Hâl böyle olunca istifa mekanizması da o kişi için anarşiden hallice olur. O, ait ve bağlı olduğu kutsal yapıdan af dilemeyi tercih eder, tabii eğer başka hiçbir çaresi kalmadıysa… Daha doğrusu, aleni başarısızlığını kamuoyu nezdinde bu şekilde “çerçeveletmeyi” tercih eder ya da buna mecbur kalır.

“İstifa”, yönetenlerin evreninde (sistem dünyası) büyük bir günaha, yönetilenlerin evreninde ise (yaşam dünyası) ender görülen bir erdeme dönüşmüştür. İstifanın bir erdem gibi algılanması (yan anlam), hakikat sonrası çağa duyulan öfkenin bir tezahürüdür aynı zamanda. Köprüyü yanlış tasarladığı için harakiri yapan Japon mühendise methiyeler düzülmesi de bu yüzdendir. Oysaki intiharın etik açıdan övülecek hiçbir tarafı yoktur.

İstifa etmek her zaman ve her koşulda erdemli bir hareket değildir elbette, ancak istisnasız her koşulda “birey olabilmeyi” gerektirir. 

Ademimerkeziyetçi topluluklarda yaşayan çağdaş bireyler görevden aflarını istemezler, doğrudan istifa ederler. Görevden aflarını isteyenler ise müritlerdir.


 

YORUMLAR

  • 0 Yorum