Aykırı Medya

Mete (Öyküler -1-)

Mete (Öyküler -1-)
İsmail Arslan
İsmail Arslan( ismailarslan@aykiri.com.tr )
Geceye bir şiir düştü Astı kendini karanlığın darağacına... bize de o şiirin arkasından bıraktığı satırları toplamak kaldı. #Akademi/Uluslararası İlişkiler
36
27 Haziran 2019 - 2:03

Düşüncelerine erişememenin verdiği rahatsızlık vardı yüzünde Mete’nin. Öyle bir gürültü vardı ki düşüncelerini bile duymasına engel oluyordu. Çok kalabalık, çok gürültü, çok insan, çok bina ve daha bir sürü çok vardı çevresinde. Kendisini bu hengameden nasıl sağ çıkaracağını bilemiyordu. Bazen boş veriyor, üstüne bir çul alıp Kurtuluş Parkı’nda bir bank üstüne oturuyor, bazen tabir-i caizse jilet gibi giyinip karışı veriyordu kalabalığa. Bazen her şey anlamsızlaşıyor, bir sis gelip çöküyordu tüm yaşadıklarının üstüne; bazen dünyayı bile yönetebileceğini düşünüyordu. Şu an ne yapacaktı unutmuştu mesela; işe mi gidecekti, hayır henüz vakti değildi. Okul? Bugün okulu yoktu. Birisine söz mü vermişti de unutmuştu acaba. Hafızasının derinliklerini yoklamıştı. Öyle bir söz verdiğini hatırlamıyordu. Peki, neydi sabahın köründe kendisini buraya getiren. Sahi burası neresiydi? Evinin yakınlarında olduğunu düşünmüyordu. Sabah sabah ekmek almak için çıkıp, evden bu kadar uzaklaşmış olamazdı ya! Olabilir miydi? Kaldırım taşına oturdu, düşünmeye başladı. Sonra gözüne evine yiyecek taşımaya çalışan karınca takıldı. Kaldırım taşlarının arasındaki pisliğin içinde debelenip duruyordu. Yere eğildi biraz daha yakından incelemeye başladı. Ne yapmaya çalışıyordu bu geri zekalı? ‘Oradan gidemezsin, gel bak burası daha müsait.’ dedi ve karıncayı kaldırım taşının üstüne çıkardı. Karınca önce öne sonra arkaya gitti ve olduğu yerde kaldı. Sonra delirmiş gibi sağa sola yalpalamaya başladı amaçsızca hareket ediyor gibiydi. Mete ise kaldırım taşının arasındaki pisliğin içinden yiyeceği bulmaya çalıştı önce ‘Tabi ya o olmadan gitmezsin.’ diye söylendi. Bulamayınca ne yapacağını şaşırdı. Karınca kaldırım taşının üstünde, kendisi karıncanın yanında şaşırmış vaziyette bir sağa bir sola gidip geliyorlardı. Mete: ‘Ben sadece yardım etmek istedim, sadece yardım etmek istedim.’deyip duruyordu. Bir anda karınca büyüdü büyüdü büyüdü… Kendisi ufacık kalmıştı dev karıncanın yanında. ‘Özür dilerim.’deyiverdi sadece gücü ancak buna yetmişti. Karınca ayaklarından bir tanesini Mete’nin sırtına doğru uzattı ve onu tüm derisini esneterek havaya kaldırdı. Tam yüzüne denk gelecek şekilde tutup: ‘Ben sana orası olmaz gel buradan git desem ve seni kaldırıp ta şuraya bir yere koysam ne yaparsın?’ dedi. Karınca tüm heybetiyle arka iki ayağının üstüne kalkmış ve Mete’ye çok ilerilerde bir yeri işaret etmişti. Orasının neresi olduğunu bile bilmiyordu Mete. Canı çok yanıyor ama inleyemiyordu, konuşmaya çalışıyor ama ağzı bir iple dikilmiş gibi hissediyordu. Bir anda tüm acısını unuttu ve göklerde olmanın mutluluğunu yaşamaya başladı. Her şeyi yukarıdan görüyordu. İşte hastaneler, işte Ankara Kalesi, biraz sola dönünce Sıhhiye Köprüsü’nü gördü. Tam Kızılay’a yönelmişti ki karıncanın yüzüyle yüzleşti. Karınca bir şeyler daha söyleyecekti ki yanlarından geçen bir adam tüm gece içtiğini kusar gibi üstlerine tükürmüştü. Tükürüğün üstüne geldiğini fark ettiğinde tüm uyuşukluğuna rağmen kendisini geriye doğru sallandırmış ve birkaç damlanın üstüne gelmesi dışında ucuz kurtulmuştu. Ama karınca kurtulamamıştı. Üstüne yapışan tükürük yüzünden karınca ağır ağır küçülmüş, Mete ise karıncanın giderek güçsüzleşen kollarından aşağı düşmüştü. Kendini ikinci bir ani hareketle sağa atmış, sızlayan bacaklarına rağmen ayağa kalkmıştı. Binalar, ağaçlar yeniden büyümüş karınca ise küçülmüştü. Balgam çukurunun içinde debelenip duruyor, yardım isteyen bakışlarla Mete’ye bakıyordu. Elini uzattı ona doğru ama sonra vazgeçti. Sırtının sızlaması aklına gelmiş bu yapacağı hareketin onu kurtarmaktan çok öldüreceğini düşünmüştü. Sonra biraz uzaktaki çöpe yöneldi ve ilk bulduğu kâğıt parçasını alıp karıncasının yanına geldi. Kağıdın ucunu karıncanın ayaklarına doğru uzattı ve ‘Hadi dostum, çıkabilirsin oradan.’ dedi. Tam başka bir yöntem bulmak için sağına soluna bakınırken karınca kağıda tırmanmıştı. Aldı ve kaldırım taşının arasındaki yiyeceğinin olduğu kısma bıraktı. Biraz daha izlemeye niyetliydi, ta ki gözü yerdeki balgama takılana kadar. Hemen silkindi ve ayağa kalktı. Çevresine bir göz attıktan sonra adamı gördü. İtfaiye binasını geçmiş yandaki petrol ofisinin önünden gidiyordu. Adamın tükürmesi ve karıncayı kurtarması arasında birkaç saat geçmiş gibi hissediyordu ama adam oradaydı işte. Ya değilse? Bunu ancak yanına gidince öğrenebilirdi. Koşmaya başladı, sanki koşarken devleşmişti. Birkaç adım sonra adamın yanındaydı, omzuna çarpıp önüne atladı. Yüzündeki mel’un ifadeyi tanımıştı. Suratına doğru tüküren adamdı. Şu an düşünmeye o kadar uzaktı ki, bunun için hiç zorlamadı bile kendisini. Adamın ağzından çıkan kelimeleri sol yumruğuyla savurduktan sonra sağ yumruğuyla adamın burnuna vurmuştu. Burnundaki kırıkların sesleri kulağına gelecek kadar çok çıkmıştı hatta çevresindeki birkaç kişi bile duymuştu ama bu Mete’nin umurunda bile değildi. Adamı boğazından tutup kaldırdı, ayaklarını yerden kestikten sonra geldiği yöne doğru yürümeye başladı. Çevredekilerin meraklı bakışları, müdahale çabaları sonuçsuz kalıyordu. Mete hedefine kilitlenmiş bir kurt edasıyla adam sağ avucunun içinde olduğu halde yürüyordu. Adam mosmor olmuştu. Kırık burnundan kan bile akamıyordu. Resmen karşısındaki çehrenin verdiği korkudan, bir pıhtı çıkıp çıkıp geri içeri kaçıyordu. Adamı getirip balgamın olduğu yere attı. ‘Temizle!’ başka hiçbir kelime Mete’nin ağzından dışarı çıkmıyordu. Sanki tüm küfürleri, sayıp sövmeleri dişlerinin arkasına hapsetmişti. Adam bir taraftan nefes almaya çalışıyor, bir taraftan karşısındakinden saklanmak için küçülüyordu. Mete adamın küçülmeye çalıştığını anlayınca onu kaybetme korkusuyla ve yaptığı hinliğe duyduğu öfkeyle ensesinden tuttu ‘Hayır, küçülüp kaybolmana izin vermem.’ deyip adamı silkeledi. Elleri büyüyor adam ellerinin içinde kayboluyordu. Sonunda adamı kaldırdı ve tükürdüğü balgamın içine attı. İtfaiyenin duvarı üstüne oturup adamın kendi tükürüğünde boğulmasını izlemek istiyordu. Ceplerini yokladı, evet şimdi her şey tamamdı. Sağ cebinden sigara paketini çıkarıp, içinden aldığı son dalı bir başkomutan edasıyla dudaklarına götürdü. İki dudağı arasına hapsettiği dalı ateşe vermek için sol cebinden kibritini çıkarıp, kendi kutusuna sürterek ateşe verdi. Sigarasını yaktıktan sonra ilk nefesi ciğerlerine doldurdu ve burun deliklerinden dışarı bıraktı. Gözünü yerdeki sürüngenden ayırmadan boşta kalan eliyle duvarı yokladı ve yaslandı. Sonra iki elinden kuvvet alarak tek hamlede duvara çıktı, oturup beş yaşındaki bir çocuk gibi ayaklarını sallamaya başlamıştı. Sanki biraz öncekileri kendi yapmamış da mazarratlığından dolayı başka birisi cezalandırılıyormuş gibi olayı izliyordu. Keyif alıyordu yapılan işten. Birkaç dakika sonra ortalık kalabalıklaşmaya başlamıştı. Binadan çıkan itfaiyeciler, sokaktan geçen kadınlar adamlar çocuklar hepsi durmuş olanları izliyordu. Ortalık bir anda Antik Yunan Olimpiyatlarına dönmüştü. Herkes bağırıyor, herkes bir tarafı tutuyordu. Mete duvardan aşağı indi ve olimpiyatın gözde dövüşçüsü gibi adamı ensesinden tuttu yerdeki tükürüğü yalatmaya çalışıyordu. Zihni bulanıklaşmıştı. Adam kah büyüyor ele avuca sığmıyor, kah küçülüp tükürüğün içinde kayboluyordu. Tam adamın kaybolduğu anda ensesine yediği darbeyle yola savrulmuştu Mete. Ne olduğuna anlam verememişti. Korna sesleri, bağrışmalar arasında eriyor arabalar kendisine çarpmamak için hızlı hamleler yapıyordu. Kendisini tekrar kaldırıma attığında eli sopalı adamla burun buruna geldi. Kafasının arkasından sıcak bir şey aşağı doğru akıyordu. Ensesine geldiğinde huylandı ve elini istemsiz boynuna attı. Elini geri çektiğinde akan şeyin kan olduğunun, kafasının yarıldığının ayırımına vardı. Neden yapmıştı ki karşısındaki adam böyle bir şeyi? Anlamakta zorluk çekiyordu. O kalabalık arasından bir cümle çıkıp kulaklarına erişmişti: “ Senin gibi bir serseri, böyle sokak ortasında bir beyefendiyi dövemez. Biz buna müsaade etmeyiz.” Nasıl yani? Nasıl sokağa tüküren ve bir canlının hayatına kasteden bu mahluk bir beyefendi oluyordu da kendisi serseri oluyordu? Öfkesi yine kontrol edilemez bir hal aldı, karşı koyması gerekiyordu, haklılığını ispatlaması şarttı. Tam cümlenin geldiği tarafa yönelmişti ki bir darbe daha aldı. Sonra sıcak kaldırıma yapıştı yüzü. Tek bir şey hariç her şey dönüyordu. Gözünün önündeki karınca… Anlaşılan gitmemiş tüm olanları izlemişti. Kıvrıldı Mete, anne karnındaki halini aldı. Karınca büyüdü ve tüm o vahşiliğe karşı Mete’nin üstüne kıvrıldı, onu korumaya aldı. Doğanın vahşi evlatları Mete’ye saldırıyor, tabiat ana ise onu korumaya çalışıyordu. Karınca da yediği darbelerden dolayı yere düşmüş Mete’ye bakıyordu. Her şey karanlıkta kaybolmuştu. Siren sesleri duydu ne vakit sonra, arkasından gözünün önünde kayan ışıklar. Ve narin bir el yana çevirmişti Mete’yi, diğer bir el kafasının arkasına bastırıyordu…

KÖŞE YAZARLARI

Sitemizde yayınlanan haberlerin telif hakları gazete ve haber kaynaklarına aittir, haberleri kopyalamayınız.