Aykırı Medya

Ârızî Zam’AN, Geçmiş ve Gelecek!

Ârızî Zam’AN, Geçmiş ve Gelecek!
Muhammet İkbal Kılıç
Muhammet İkbal Kılıç( muhammet.ikbal.5454546@gmail.com )
44
01 Mart 2019 - 15:22

Bir çok şey gibi zamanda arızi bir varlıktır. Lakin Zaman kavramının izafiyetinden önce genel kabulün ürünü olan zamanın tanımınında bir bilgi, bilginin de arızi olduğunu ifade etmemiz gerekir. Genel kabule ait bilgilerin ise toplumun çoğunluğunun mantığına ait tezahürler olduğunu, doğruluğunu ancak tartışmalara kafa yormakla anlayabileceğimizi görmekteyiz.

Bilginin doğruluğu tarihin her döneminde tartışıla gelmiş bir konudur. Bu tartışmalar sonucunda bilgiler, bilginin kolay anlaşılabilmesi açısından genel kabuller ile sabitlenmiştir. Aslen sabitlenmeler bilginin öz bilgiye olan uzaklığını artırsa da sonuçsuzluktan daha faydalı olabileceğine kanaat getirilmiştir.

Bu tanım bizlere kısaca bilgi denince akla toplumun çoğunluğunca kabul görmüş nesnel olguları anlamamız gerektiğini ifade etmektedir. Oysaki çoğu zaman her nesnel bilginin özünde bir öznel bilgi ve her öznel bilgininde bir öz bilgisi bulunmakta olduğunu kaçırırız. Bu öz bilgi yansıma yoluyla bize önce öznel sonrada nesnel bilgiyi sunar. Böylelikle bilginin özden çıkışı, özden gitgide uzaklaşdığı için beraberinde zorunlu olarak özün gizlenmesini getirir. Buda bizi bilginin mutlak bir kesinlik ifade etmediği hakikatine götürür.
Tüm bu durum izahları göz önüne alındığında bir bilginin hakikatine erişmenin yolu, o bilginin ilk öznel olarak ortaya çıktığı zamandaki mevcut öz bilgiyi, sonrasında da meydana çıkan düşüncenin dayanaklarını sorgulamak ile mümkün olacağını gösterir.

Böylelikle asıl değinmek istediğimiz konu olan zamanın izafiyeti konusununda bir genel kabul bilgisi olduğunu ve asıl konumuzdan önce kısaca bilginin izafiyetine değinmiş olduk.

Zaman dendiğinde gözümüzün önüne dünya var olduğundan beri her dönemde tartışılarak ortaya konmuş bir anlamlandırma aracı gelir. En nesnel çıkarımlar neticesinde oluşturulan sonuçlara göre zaman “ gelecek şimdi ve geçmiş “ olarak üç bölüme ayrılarak algılanagelmiştir. Böylelikle zamana önce ve sonra izafe edilerek sonsuzluğu sistematik hale getirilip, nesnel bilgiler elde edilmiş, neredeyse özü ile bağı tamamen kesilmiştir. Oysaki insan zihni sadece biran, An’a olan şartlamasından kurtulsa, geçmiş veya gelecek diye bir kavramın sadece bir şartlanmadan ibaret olduğunu idrak edecektir.
Konuya hızlı bir giriş yapmadan evvel bir kaç örnek göstererek şartlanma ile neyi kastettiğimizi kısaca izah edersek, düşüncemizi daha rahat aktarabileceğimizi düşünüyoruz.

Şart’lanma; İnsanın kendisine ait olmayan bilgileri sahiplenerek düşünmesi ve çıkan her sonucu bu bilgiler ile doğrulamaya çalışması sonucunda bir çok fikri algılayamaması veya bir çok hakikatin idrakını vakıf olamaması demektir.

Misal 1453’te İstanbulun Osmanlı Ordusu tarafından, Bizans ordusunu yenerek ele geçirilmesi; kendisini kayıtsız şartsız Bizans vatandaşı olarak şartlayan biri için olumlu bir çağrışım yapamaz ve bu olay birey zihnince fetihten ziyade işgal olarak algılanır. Aynı şekilde kendisini kayıtsız şartsız Osmanlı vatandaşı olarak şartlamış biri için, İstanbul’un Osmanlı ordusunca ele geçirilmesi işgal ibaresinin getireceği olumsuzlamadan çok bir olumlama olarak ifade görecektir. Çünkü kişi benliğini ırksal vasfına şartlamış durumdadır ve tüm düşüncelerini bu şartlanmaları üzerinden yapmaktadır.
Oysaki meseleye bir Türk veya Rum şartlaması ile bakılmazda İnsan gözüyle bakılırsa, gerekli olan bakışın daha çok bu olayın insana olan kazanımı ile ilgili olması gerektiği düşünülür. İşte tam olarak bu durumda, zihnin bu seferde insan şartlanmasına geçiş yaparak düşündüğünü görürüz. Lakin bu son bakış açısı ilkine oranla daha geniş olduğundan, ilk misallerdeki insanların şartlanmasını kolaylıkla idrak edebilir.
O halde üçüncü seviyedeki insan şartlanmasını görebilmek için de insan şartlanmasından kurtulmak gerekir.
İşte tam olarak bahsettiğimiz şartlanma da bu demektir. Lakin burada şartlanmadan bahsederken, şartlanmanın gerekliliği veya şartlanmanın bilinçsizliği olmak üzere iki tartışma konusu yarattığımızın da farkındayız. Fakat bu tartışmaların yazıyı çok uzatabileceği ve konunun da dağılabileceği ihtimalini düşündüğümüzden değerlendirmeleri okuyucularımıza bırakıyoruz.

Konuyu fazlaca dağıtmadan insanın şartlanmasının en az olduğu durumlara da örnek verirsek, iki durum arasında mukayese yapar ve zaman algısına olan şartlanmayı daha rahat kavrayabiliriz.

İnsanın şartlanmasının en az olduğu durumlardan biri uyku halindeyken gerçekleşir. Çünkü ruh denilen o bilinç, bedenin mekansal yaptırımından az biraz kurtulmuş durumdadır. Böylelikle rüya anında özgür olarak bir mekana kayıtlı kalmak zorunda değildir ve mekandan mekana geçişler sağlayabilmektedir. Çünkü uyku hali sadece düşünce An’ından ibarettir. Yani rüyanın içinde rüyanın başlangıcı ve sonu diye birşey yoktur. Eğer rüyada rüyanın başını düşünürseniz; düşündüğünüz anda, düşündüğünüz anın içinde bulursunuz kendinizi. Eğer raya anında rüyanın sonunu düşünürseniz, hemen o anda düşünmüş olduğunuz sona gidersiniz. Bunun sebebi bedenin yani rüya içindeki bedenin, mekan şartlamasından tamamen kurtulmasından kaynaklanır. Bilinciniz rüyayı tamamıyla düşüncenizin An’ına teslim eder. Toparlamak gerekirse rüyada bulunmuş olduğunuz An’dan geçmişi düşünürseniz, geçmişe; geleceği düşünürseniz, geleceğe gidersiniz. Gitme An’ınınız da bir An, gittikten sonraki An’da bir An olacağından olayın öncesi ve sonrası diye bir An olmayacaktır. Bu bağlamda zihniniz burayı okurken; rüyaların başı ve sonu olduğunu yani başına göre geleceği, sonuna göre geçmişi olduğunu söyleyebilir. Lakin dikkat ederseniz bu söylem zihnin bedenen uyanık olduğu An’a aittir. Bizim bahsettiğim An mefhumu ise rüya An’ına aittir.

Zamanı bu şekilde somutladıktan sonra rüya örneğini ve ırksal şartlanma olaylarını gözümüzün önüne getirirsek, zamanı üç parçaya ayırmamıza neden olanın aslında An’da bulunan mekana olan beden şartlanmamızdan kaynaklandığını fark ederiz.
Bu sebeple şunu rahatça ifade edebiliriz ki “Kişi bedenini mekandan kopartabilir ve kendisini düşüncesinin akışına bırakabilirse, yaşam onun için düşündüğü An’dan ibaret olacaktır ve ortadan geçmiş ile gelecek ibareleri kalkacaktır. Çünkü kişi hep düşündüğü anda olacaktır. “

Bu durum felsefede Astral seyahat, sûfizm de tayy-i mekan olarak isimlendirilen ruhun bağımsızca dolaşabilmesi veya aynı anda birden fazla yerde bulunabilmesidir. Çünkü ruh ve beden bütün hale gelmiş, düşünceye yakin olarak ana ayan olmuşlardır.
Mistik öğretiler de bu konu “Geçmiş ve gelecek diye bir şey yoktur. Zaman An’dan ibarettir” diye ifade edilmiştir.

Toparlarsak; Zamanın özü An’dır ve An iki ucu sonsuz geçmişi ve sonsuz geleceği gösteren doğru parçası gibidir. Lakin ne geçmiş ne de gelecek elle tutulabilir, elde olan tek şey An’dır. Bu sebepten geçmiş ve geleceği anlamlı kılan An’dır. İnsan An’da yaşar. Yaşadığı An’a beden şartlamasından dolayı geleceği ve geçmişi izafe eder. Ne zaman ki geçmişin ve geleceğin bir yanılsama olduğunu tecrübe eder, işte o zaman An’da yaşamaya başlar ve ruhunu özgürlüğe kavuşturur. Özgürlüğe kavuşan ruh için ise çokluk bir birlik çok olur.

 

KÖŞE YAZARLARI

Sitemizde yayınlanan haberlerin telif hakları gazete ve haber kaynaklarına aittir, haberleri kopyalamayınız.